Wings of Desire olarak da bilinen, Wim Wenders‘ın ben henüz 2 yaşında iken çektiği bu güzide filmi biraz önce izledim, taze taze yorumlamak istedim. Uzun zamandır bir filmden uzunca bahsetmiyordum da..Öncelikle filmi “Bana film söyle indireyim, heyecanlı bişeyler olsun” diyen arkadaşlara tavsiye etmemek lazım diyerek söze başlayayım. Çünkü film, sıradışı bir senaryoyu, sıradışı bir işleyişle aktarıyor seyircilere. Wenders’ın diğer filmlerine göre de atmosferi farklı olduğu için özellikle ilk yarıda sıkılanlar ve filmi izlemekten vazgeçenler olabilir (ev arkadaşım gibi) Seneler sonra Hollywood’un elini bulaştırdığı City of Angels‘ın orjinal versiyonudur bu film. City of Angels’ı televizyonda seyretmiştim, her ne kadar bu filmden uyarlama da olsa bu filmdeki etkiye yol açmamıştı bende. Lakin bu filmi seyrettiğimde aslında Wenders’ın 11 sene önce ne kadar da enteresan bir film yaptığını anlamış oldum. Aslın, remake’den iyi olması bir yana, City of Angels’da konu iyice aşk yönüne saptırılmış,felsefi ve sanatsal açılımlar yok edilip basitleştirilmişti.
Film şu sözlerle şiirsel bir şekilde açılıyor,
Çocuk, çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim?
Neden burdayım da orada değilim?
Zaman ne zaman başladı?
ve mekan nerede bitiyor?
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım
Sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?
Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben, ben olmadan önce var değildim?
ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım?
Bu güzel soruların devamı filmin devamında,
Çocuk, çocukken kollarını sallayarak yürürdü
Derenin ırmak olmasını isterdi
Irmağın da sel
ve şu birikintinin de deniz olmasını
Çocuk, çocukken çocuk olduğunu bilmezdi
Herşey yaşam doluydu
ve tüm yaşam birdi
Çocuk, çocukken hiçbirşey hakkında bir fikri yoktu
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.
Bu sorulardan filmin felsefi ağırlığı olduğunu çıkartabilir elbette. Film boyunca bir kaç benzer şiir daha okunuyor. Çok hoşuma gittiği için buraya da alıntıladım. Wenders, Der Himmel Uber Berlin’i büyük ölçüde siyah beyaz olarak çekmiş, bazı sahneler renkli, fakat filmin son kısmı tamamen renkli (senaryo öyle gerektiriyor, izleyenler bilir)
Film, şehre inen iki meleğin insanların davranışlarını izlemelerini ve düşüncelerini duymalarını konu alıyor. Daha sonra bu meleklerden birisi insanlar gibi davranmak istiyor. Fakat insan da aslında, neden insan olduğunun ve neden başkası değil de kendisi olduğunun cevabını aramakla meşgul. Filmdeki şiirler, çocukların merak ettiği şeylerin aslında hayatın anlamını aramak olduğunu bize hatırlatıyor. Böylelikle şiirler ve film arasında bir bütünlük oluşuyor.
Tabi benim çıkardığım bunlar, farklı kişiler farklı çıkarımları yapabilirler zira film gerek karakter, gerek felsefi,edebi laf olarak çok dolu..
Filmde Türk kültürüne de epey göndermeler mevcut, araba ile seyir halinde bir Türk aile ve çamaşır yıkayan ve akşam evde yapacaklarını düşünen bir ev hanımı filmdeki ayrıntılardan.. Almanya’da Türkler bu kadar çok olunca Wenders abimiz de boş geçmemiş tabi. Ayrıca meleklerden biri Türk mahallesinden geçerken fonda “Karlı kayın ormanında” ve “Leylim Ley” şarkılarını duyuyoruz.
Filmin sonunda “Tüm eski meleklere, özellikle şuna buna ve ona” şeklinde 3 kişiye ithaf edilmesi de hayli enteresan. Kimler di acaba onlar, yoksa film icabı mıydı
Ben de bu filmi cok onceden izlemistim, kesinlikle City of Angels’dan cok daha derin ve guzel, alman sinemasinin en guzel orneklerinden biri bence.
“in weiter ferne so nah” adında bir devam filmi de çekmiş wenders bu filme. Zaten devamı gelecek diyordu bu filmin sonunda da. Onu da görmek lazım.