nihilanth.org

filmler,oyunlar,müzik ve internet | renaissance

Capote Temmuz 29, 2007

Kategori: Filmler-Sinema — nihilanth @ 2:00 am


Geçen sene ülkemizde vizyona giren ve filmde yazar Truman Capote‘yi canlandıran Philip Seymour Hoffman‘a En iyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıran Capote filmini henüz seyrettim. Yazar Truman Capote’yi pek fazla tanımasam da, daha önceden sinemaya uyarlanan Breakfast at Tiffany’s filmini seyretmiştim. Bu filmle birlikte filmin bir çok film ve kitapla bağlantılı olduğunu da öğrenmiş oldum. Film, yazar Capote’nin Kansas’ta hapisten yeni çıkmış iki gencin mütevazi bir aileyi katledişini konu alan In Cold Blood isimli gerçeğe dayalı romanını yazış sürecini anlatıyor.. Yönetmeni Bennett Miller‘a da Oscar adaylığı getirmiş bu filmin teknik olarak oldukça başarılı olduğunu söylemek mümkün öncelikle. Hoffman’ın Capote’ye olan benzerliği kendisine epey yardımcı olmuş gibi görünse de oyuncunun Oscar’ı hakedecek bir performans sergilediği aşikar. Film seyirciyi olaya ve Capote’ye odaklamasını çok iyi başarıyor.

Filmde Capote’nin profesyonel yazarlığı,hayat görüşü/duyguları ve geçmişiyle arasında kalmasına tanıklık ediyoruz. Bir yandan kitabını sonlandırmak için katille dost olmak zorunda, bir yandan geçmişini benzettiği ve “o benimle aynı evde büyümüş sanki, tek fark ben ön kapıdan çıkmışım, o arka kapıdan” dediği katilin yaşamasını istiyor bir yandan da kitabını tamamlamak için katillerin infaz edilmesine dua ediyor. Capote, olayın sonucundan çok etkileniyor ve In Cold Blood kitabından sonra hiç bir kitabını tamamlayamıyor. Filmin en can alıcı alıntısı da filmin sonunda “Kabul edilen dualara, edilmeyenlerden daha çok göz yaşı dökülür” her şeye cevap veriyor bir nevi.

Bu tarz biyografik filmlerin son yıllarda çok örneğini gördük belki ama bence Capote bir çoğunun önüne geçmiş durumda. Truman Capote’nin Andy Warhol‘a da ucundan benzediğini de söylemek mümkün sanırım. Kendisini de geçenlerde Edie Sedgwick’le yaşamını konu alan Factory Girl filminde seyretmiştik. Dediğim gibi Hollywood’dan şu sıralar bu tarz filmler fazlasıyla karşımıza çıkıyor ama bence o dönemi görmemiş ve kitaplardan okuyamamış benim gibi bir çok insan olduğu için bir sakıncası olduğunu da söyleyemeyiz. Yeterki güzel olsun film.

Biraz araştırdıktan sonra filmde yazım süreci anlatılan In Cold Blood kitabının da 1967′de sinemaya uyarlanmış olduğunu gördüm. IMDB puanında gördüğüm kadarıyla o filmde epey beğenildiğine göre izlenecekler listemde yerini aldı. Filmde dikkat çeken bir diğer şey de To Kill a Mockingbird kitabının yazarı Harper Lee‘nin Capote’nin yakın arkadaşı oluşu. Kendisini Catherine Keener canlandırıyor ve çok sevdiğimiz film olan To Kill a Mockingbird‘ün sinemaya uyarlamasını gösteren bir sahne de var filmde. 60′lı yıllarda geçen bir olayı anlattığı halde 60′lı yılların atmosferi filme yansıtılmamış. Bunun olumlu bir etkisi olduğunu da söylemek mümkün aslında. Filmde katillerden başka neredeyse hiç bir genç karakterin olmayışı da yine dikkate değer bir ayrıntı. Olanca popülerliğiyle Capote, gerçek namını kazanmak için bu edebiyat dünyasında çığır açacak kitabı tamamlamak için katille dost olmak, onu anlamak zorunda.. Bunları yaparken çevresinden hiç bir şekilde destek almaması, buna rağmen olaya son derece soğukkanlılıkla yaklaşması, kitabın ismi olan In Cold Blood’un geniş bir anlamı olduğunu anlatıyor bize. Sona gelindiğinde Capote’nin olan bitene sadece göz yaşlarıyla karşılık vermesini artık çaresizlik mi denir, timsah gözyaşları mı denir izleyiciye bırakıyorum.

Bu arada filmle aynı anda yapımına başlanan tamamen aynı konuya sahip Infamous adlı film Capote’nin gölgesinde kalmış gibi görünse de onu bu filmden daha çok beğenen insanların olduğunu da hatırlatmak gerek.

Sonuç olarak Capote bence gerek anlatımın sadeliği, gerek Hoffman’ın üstün oyunculuğu, gerekse senaryosu bakımından izlenmesi gereken bir yapım.

 

Leave a Reply