nihilanth.org

Sinefil Röportajları 2 : cambelboy

Posted by: nihilanth on: Kasım 15, 2008

Gedikli film izleyicileriyle yaptığım röportaj serisi devam ediyor. 2. konuğum cambelboy. Asıl adıyla Kemal D. Yılmaz. Konu konuyu açtı ve uzun süren soru cevap göndermelerin ardından ortaya biraz uzun ancak cevaplar ve değindiğimiz şeyler düşünüldüğünde oldukça faydalı bir sohbet çıktı, umarım hoşunuza gidecektir.

1 – Öncelikle Kars’taki Gezici film festivalinden geldiğini biliyorum. Blogunda da yazacaksındır muhtemelen ancak oradaki atmosfer nasıldı, Türkiye’nin öbür ucunda, sinema yaşamak nasıl bir duygu?
cambelboy
Aslında blogdan çok sinema.com’a günlük izlenimler yazıyorum. Ama buraya daha gayriresmi yorumumu yazayım. Burada inanılmaz bir atmosfer var. Bi’kere film izlemenin dışına çıkıp panellerin, söyleşilerin ve atölyelerin yoğunluğu çok önemli. Ancak onun dışında da baya farklı kesimlerden insanları buluşturuyor. Kesim derken sektörel anlamı kastediyorum. Basın üyesi, sanatçısı, yönetmeni, öğrencisi. Etkinlikler dışında da çok şey paylaşılıyor. Kars ise bambaşka bir güzellik. Hazır buraya gelmişken turistik geziler de oluyor (ve itiraf etmeliyim gezmekten doğru düzgün film seyredemedim. :) ) Ve şehri gezerken de müthiş bir atmosferle karşılaşıyorsun. Orhan Pamuk’un yazı dilini sevmem ama sanırım Kar’ı okuyacam buradan döner dönmez. Doğu diyince insanların kafasında inanılmaz tabular oluşabiliyor ama hepsi burada teker teker kırılıyor. Artık her sene gelmek istiyorum buraya… Umarım daha çok fırsatım olur. Çünkü burası havasının aksine çok ‘sıcak’ bi’yer ve elbette belediyenin, Kars halkının ve Ankara Sinema Derneği’nin de müthiş çabalarıyla mutlaka en az bir kere gelinmesi gereken bir festival.

2- Ulusal ve uluslararası anlamda başarılı görülen son dönem Türk filmleri sence bizi ne kadar yansıtıyor? Hep aynı şeyler mi tekrarlanıyor yoksa başarıları hak ediyorlar mı?

Sanırım festivallerden ödülle dönen filmlerden bahsediyorsun. Şimdi bu tip sınıflandırma benim kesinlikle yapamadığım birşey. Yapılmasına da karşıyım. Çünkü bu filmleri belli bir çatı altında toplamak imkansız. Kişisel işler bunlar ve yönetmeni yansıtıyor. Dolayısıyla iyisi var kötüsü var. Ülkedeki sosyal durumu (‘biz’ derken bunu kastediyorsun sanırım) yansıtan var hiç girmeyen var.
Ama şu kadarını söyleyeyim şu ‘halk izlemiyor, beğenmiyor’ meselesi de bence süper yanlış değerlendirme. Kars’taki programdaki tüm Türk filmleri hıncahınç doluyor ve insanlar bayılıyor. Yani sinema anlayışı konusunda da halk üzerinden genelleme yapamayız gibi..

Peki, Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’u, Reha Erdem’in Hayat Var’ı ve Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın kutusunu sorayım.. Genel olarak Eurimages’tan alınan destek doğrultusunda çekildi bu filmler yanılmıyorsam ve ortak yapım. Böyle olmaları sanki sipariş üzerine film çekilmesi anlamına gelmiyor mu biraz da?

Şimdi, yönetmen gitse ve ‘ben film çekecem, para verin’ dese ve sonra filme başlasa haklısın, sipariş gibi olabilir; ama adamlar oraya projeyi götürüyor, satmasını biliyor ve dolayısıyla da parayı alıyor Ayrıca Eurimages da Kaf dağında oturan bir grup karar verenler değil, sektörün içinde olan belli sinema dili olan sektörden isimler. Ayrıca ‘Hayat Var’ı izlemedim birşey diyemem ama diğer iki filmi seyrettim, ve Reha Erdem’in de genel sinema diline aşina olduğum için söyleyeyim, bu filmlerin veya yönetmenlerinin dillerinin birbirinden ayrı olduğunu düşünüyorum. Bizleri yansıtma meselesine gelince… bizi yansıttıklarını düşünüyorum. Kişisel bir dilin olması toplumsal belleğe hizmet etmediği anlamına gelmez. Hep aynı şeylerin tekrarlanma meselesinde ise ‘auteur’ kavramını düşünmek lazım… Bergman’ın dan tut Hitchcock’a kadar hep (veya çoğunlukla) aynı tema çevresinde dolaşan tonlarca yönetmen var… Mesela Ferzan Özpetek hep aynı şeyi yapmaya başladı. Ama bu yönetmenler öyle değil. Hele hele ‘Üç Maymun’ için hayatta aynı olduğunu söyleyemeyiz. ‘Pandora’nın Kutusu’ ise Ustaoğlu’nun tematik anlayışını devam ettiren ama aynı zamanda kendisini geliştirdiği bir film.

3 – Bu soruyu sormuşken, farklı ülkelerden gelen, içinde bulunduğumuz dönemde sık rastladığımız şu “her karesi fotoğraf gibi” denilen “Hipnotik festival filmleri”ni görmekten rahatsız mısın? Bu, sinemanın artık daha kolay yapıldığının bir göstergesi midir? Yani festivale istediğini ver, ödülünü kap.. Ya da sadece gelip geçici bir akım mı bu sana göre?

Bu ‘her karesi fotoğraf gibi’ lafından bana gına geldi. Daha doğrusu gidip de filmden çıkıp ‘filmde resimler çok güzel’ diye konuşup başka laf edemeyenlere iki tokat patlatasım geliyor. Bariz bir şekilde filmi beğenmiyorlar ve laf etmeye cesaret edemeyip görüntüye odaklanıyorlar. Basbaya ‘beğenmedik’ demiyorlar.
Neyse bu konuda da ikonografik açıdan elle tutulur ortak yan olmadığı için yine bir çatı altında toplamanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. İnsanlar güzel ve durgun bir kadraj gördüler mi hemen ilk akıllarına gelen kişiyle bağlıyorlar. Ama öyle değil sonuçta. Nuri Bilge’yle Semih Kaplanoğlu’yu düşünelim; ikisinin de Rus sinemasına yakınlığı var ama bu yakınlık aynı derecede değil. Yine ancak belli filmler üzerinden konuşabiliriz. Yukarıda dediğim gibi bunların iyisi var kötüsü var. Filmden filme, yönetmenden yönetmene değişen şeyler. O yüzden sana ortak dil konusunda çok katılmıyorum
Hele yurtdışından aklıma gelen spesifik bir isim hiç yok. Ama şöyle birşey var; fotoğraf gibi kare yakalamak mesele değil. Orada, eğer söz de kullanmıyorsa, o an karakterin ruh halini, içinde bulunduğu atmosferi yaratmak meziyet.

Festivallerin de böyle bir istekleri yok sonuçta. Her sene farklı insanların jüri üyesi olduğu organizasyonlar için bu tip bağlayıcı laflar kullanılmamalı diye düşünüyorum. Ama benim bu bağlamda yanlış bulduğum çokça tanımlama da var. ‘festival filmi’, ‘sanatsal film’, ‘sanat filmi’…. bunlar artık sanki bir tür gibi kullanılmaya başlandı. Çok yanlış… bunlar, filmleri müşterileriyle tanımlayan terimler ve dünyanın herhangi bir köşesinde de fark gösterir. Mesela Kore’de gişe rekoru kıran bir film burada ‘art house’ olarak gösterilir, bilmemne festivaline alınır. Çünkü kendi ülkesi dışına da tanıtılması gerekir ve belli bir meraklı sinefil kitle dışında da giden olmaz filmlere. Festivallerin olayı da daha filme başlamadan dağıtımcı bulan filmlerin dışında kalanların nefes alması için sağlanmış organizasyonlar sonuçta. Dediğim gibi iyisi var kötüsü var… işini iyi yapar birilerini etkilersen ödülü kaparsın. Ayrıca bu tip değerlendirmelerin de o filmlere ödül veren insanlara hakaret niteliğinde olduğunu düşünüyorum artık. Maalesef hala insanların zevklerinin farklı olabileceğini anlamamakta ısrar ediyoruz.

Ortak dilden kastım sırf bu tür filmlere zaafı olan izleyici kitlesi. Bir filmin posterine bakarak fikir edinmek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama bu tür filmlerin posterinden, ortaya çıkışından (önce eurimages’tan gelen destek, sonra bir film festivalinin açılış filmi olması) başlayarak kendini belli ettiğini düşünüyorum.

Eurimages’dan gelen desteğin, şahsen benim gözümde hiçbir etkisi yoktur. Aynı şekilde bir festivalin açılış filmi olması veya yarışmada yer almasının da… o festivalleri, mesela ben, eleştirilerden o festival sırasında çıkan yorumlardan takip ederim. Senin bahsettiğin şey etikettir ve filmin iyi olduğunun hiçbir garantisi yoktur. Ama iyi yorumlar ve ödüller mutlaka bir beklenti doğurur, ancak yine kendi kişisel görüşüm önemlidir. Eğer bu söylediğin etkenlerin baskısı altında bir filmi beğenen birisi varsa da sinema izleyicisi olarak son derece kişiliksiz birisidir. Diğer yandan filmleri beğenmeyenlerin de izleyenleri bu tip bir etiket sevdalısı olmakla suçlamasını da basitlik olarak algılarım. Kimse, kimsenin sinema zevkini yargılama hakkına ve onun hakkında asılsız çıkarımlar yapma hakkına sahip değildir.

Yukarıda hep anlatmaya çalıştığım şey biraz benim de filmleri sınıflandırma sistemimle alakalı. Ben hissel değil daha sistematik ayırımlardan yanayım. Tür ikonografilerini, yönetmenlerin tematik ortaklıklarını, ülke sinemalarındaki –yine tematik ve- anlatım benzerliklerine bakarım. Filmleri müşterilerine göre sınıflandırmayı çok saçma bulurum. Sonuç değil çıkış noktası önemlidir.

4 – Bu sene (2008) çok büyük bir beklentiyle beklediğin ancak sana hayal kırıklığı yaşatan filmler hangileriydi?

Çok büyük şeyler bekleyip de mutsuz çıktığım bir film yoktu sanırım. Ama zaten filmler daha ortaya çıkmadan kulağa gelen duyumlar o filme olan beklentinizi törpülemenize sebep oluyor. Dolayısıyla öyle büyüüük bir hayal kırıklığı da engellenmiş oluyor. Özellikle yabancı filmlerde zevkleri benimle aynı olan eleştirmenlerin ne puan verdiklerine ve yazılarının spot kısımlarına bakarım (görmediğim filmle ilgili eleştiri asla okumam) Bu sene de öyle büyük bir hayal kırıklığı olmadı. Ama ‘O… Çocukları’ ufak çapta bir hayal kırıklığı oldu. Bence Sırrı Süreyya Önder çok iyi bir senarist ama potansiyelini henüz çıkaramadı sanki. Ozon’un Angel’ı da hayal kırıklığıydı (2007’ydi bu ve aslında vasat olduğunu da duymuştuk gerçi ama yine de Ozon’dan daha iyisini beklerdim) Ha bir de Sweeney Todd var son dönemden ama artık maalesef Tim Burton’ın yarattığı hayal kırıklıklarına karşı bağışıklık kazandık.

5 – 2000′li yıllardaki dizi furyasının ileriki dönemlerde de devam edeceğini düşünüyor musun? Sinema ile olumlu & olumsuz etkileşiminden söz eder misin?

Şimdi krizle birlikte acaip bir değişim geçirecek dizilerimiz orası kesin. Nicelik olarak da azalacaklar. Sektörel bazda çalışanlara mali bir rahatlık verdikleri doğru ama seyirciyi rejiden senaryoya, oyunculuktan teknik niteliklere kadar her alanda vasatlığa alıştırıyorlar. Bundan 10-15 sene önce şimdiki gibi basite kaçılmıyordu ve çok daha iyilerdi. Amerika kısmında ise HBO ve daha spesifik olarak ‘The Sopranos’la başlayan kabloluların çıtayı yükseltme işi ulusal kanallara da sıçradı. Bu anlamda normal ‘halk’ dizileri de kaliteyi yükseltiyor ama sinemaya bir etkisi olmadığını düşünüyorum. Çünkü onların kendisi zaten sinemasal anlatıma yaklaşarak kaliteyi artırıyorlar. Bir de orada iki sektör çok ayrı işliyor. Dizi dinamik ve prensiplerini düşündüğümüz zaman birbirlerini etkileme diye birşey teorik olarak zor zaten.

6 – Sence yönetmen bir şeyler anlatan, toplumsal mesaj veren mi yoksa bir şeyler gösteren mi olmalıdır?

İkisinden birini seçmek zorunda olduğumuza inanmıyorum. Toplumsal bir dert anlatan film görsel açıdan da güçlü (hadi ‘fazla süslü’ diyelim) olabilir. Mesela son izlediğim filmlerden ‘Açlık’da (Hunger) enfes bir stilize anlatım var. Tabii sırf bu yüzden filmi topa tutanlar olacaktır ama ikisinin birden yapılabileceğini de gösteriyor. Diğer yandan da ikisi olmak zorunda da değil. Bir film ille toplumsal seviyede birşeyler anlatmak zorunda değildir. İyi kişisel bir öykü sağlam bir senaryoyla standartları bozmayan bir görsellikle de gayet iyi bir film çıkabilir.

7 – Bugün, seyirciler tarafından abartıldığını düşündüğün yönetmen var mı?

Şimdi böyle sorunca aklıma gelmedi. Son dönemde biraz Tarantino’ya gıcığım sanırım. Artık iyiden iyiye heyecanımı öldürdü. Yeni projeleri için hiç heyecan duymuyorum. Mesela Çağan Irmak aklıma geldi… tamam severim ama nedense gereğinden fazla önemseniyor gibi. Bu arada şöyle bir duruma da kıl olurum; 2-3 film yönetmiş adamların ‘en favori yönetmenler’ listelerinde yer almasına da kıl olurum. Biraz zaman verin değil mi? :)

Zaman verilmesi konusunda katılıyorum sana tamamen. Yeri gelmişken sormam lazım, Christopher Nolan bu açıdan düşündüğümüzde rüşdünü ispatlamış mıdır?

Nolan benim son derece beğendiğim ve güçlü bulduğum bir yönetmen… evet belli ölçülerden rüşdünü de ispatlamıştır. Çok farklı işlerde başarılı sonuçlar çıkardı. Ama favori yönetmenim mi diye sorarsan, o listede üstlerde yer almaz.

8 – Aynı şekilde günümüzde değerinin anlaşılmadığını düşündüğün yönetmen kimdir? Nedenleriyle belirtir misin.

İlla ki değer veren birileri oldukça çok takmıyorum sanmıyorum ki yine aklıma pek isim gelmedi. Nedense Reha Erdem’i düşündüm birden. Evet çok takdir eden var ama bir türlü ‘high-profile’ olamadı gibime geliyor. Yani Nuri Bilge’ler, Zeki’ler, Semih’ler ortalığı sallarken o hep mansiyonla yetiniyor gibi hissediyorum. Elbette takdir edenler azımsanacak gibi değil. Ama biçimle bu kadar yaratıcı şekilde oynayıp özünde aynı temaları hala barındırıyor olması sebebiyle bence en kendine has yönetmenlerimizden. Bir de aklıma Shyamalan geldi. İnsanlardaki ‘6. His’ olgusunu kıramamış olmasını bir türlü hazmedemiyorum sanırım. Herkes sürpriz sonlara odaklanırken adam paşalar gibi hikayesini anlatıyor. Öykü anlatımı üst düzeyde, herşeyi çok planlı ve analiz edilmesi süper zevkli. Ama mesela onu da yeterince takdir eden var çevremde, azınlık da olsalar yine de çok bozulmuyorum galiba. Aslında film yapmaya devam ettikleri sürece, isterse kimse beğenmesin pek umurumda değil. :)

9 – Yönetmenlerin kendi filmlerini pazarlamaları, bunun için türlü ilginç yollara başvurmaları doğru mudur? Yoksa bu yapımcının, dağıtımcının yapması gereken bir şey midir?

Ben bu konuda çok klasik düşünüyorum. O işleri yapımcı yapmalıdır. Ancak bu yapımcıyla yönetmenin bağlantısının da güçlü olması gerek. Yani dağıtımcının veya yapımcının yönetmenin tavrından ve tutumundan bihaber olmamaları gerekiyor. Mesela bizde Zeynep Özbatur ve Nuri Bilge Ceylan ikilisi çok gelecek vaat ediyor bence. Zaten aklı başında olan bir yönetmen de o işlere bulaşmak istemez. Sette, post’ta veya hazırlıklarda yönetmenin o tip gereksiz işler yerine tamamen filmine konsantre olması gerekir. ‘İlginç yollar’ derken neyi kastettin bilmiyorum, ama dediğim gibi stratejiye yapımcı ve dağıtımcı hakim olmalı bence.

10 – Sinemada sansür hakkında ne düşünüyorsun ? Sence filmlerin bir sınırı olmalı mı?

Sansüre sadece sinemada değil herşeyde karşıyım. Hiçbir sınır da görmek istemem. Ben filmin provokatif olanını severim. Zaten benim kişisel görüşlerim filmi izlememde etken olmaz. Eğer adam iyi anlatırsa benim çok karşı olduğum bir görüşü de savunsa; filmi beğenirim, severim ve sonuna kadar savunurum. Filmi izlerken tüm etik, ahlaki, siyasi veya dini değerlerimi kapı dışarı ederim.

Çok teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum :)

Ben teşekkür ederim, keyifli bir sohbet oldu.


not : Kemal D. Yılmaz, Lisans eğitimini Kimya alanında tamamladıktan sonra Bilgi Üniv. Sinema-TV bölümünde yüksek lisans yaptı ve şu sıralar sinema.com‘da ve blogunda yazıyor.

Yorum yapın

Twitter nihilanth

  • Bir gün belki hayatta... Alınması gereken kamera.. http://www.ntvmsnbc.com/id/25118379/ 1 day ago
  • @bascharbey Bir bakalım ilgi çekici bir şeye benziyor. 2 days ago
  • Yüzyıllar geçse de ismi haber yapılmaya devam edecek isimlerden biri herhalde bunlar: Fadıl Akgündüz, Cem Uzan.. 2 days ago
  • Artık retweet'leri göremeyebiliyoruz dilediğimiz kişinin. Güzel olmuş. Aynı tweet'i yüz kişiden görmeyecek olmak iyi. 2 days ago
  • @gungik Buca falan anlarım da sonunda Alsancak'a da kaydı ahali sokak düğününde he :)) süpermiş. 2 days ago