Posted by: nihilanth on: Aralık 25, 2008

Bu ay biraz geç hazırladığım röportaj serisinin 3. bölümünde Ekşi Sözlük‘ten grapes of butcher nihilanth.org’un konuğu oldu. Hamburgercilerde Big menü vardır ya, bu seferki onun gibi oldu. Beklendiği gibi ortaya uzunca, bol referanslı ve hepinizin beğeneceğinizi umduğum bir yazı çıktı. Mümkün olduğunca tartışma havasında yapmak istediğim bu röportaj, butcher’ın derinlemesine cevaplarıyla son şeklini aldı. Buyrunuz.
- Seni biraz tanıyabilir miyiz?
İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum. Hem sosyal bilimler okurum, hem de mezuniyetten sonra ne iş yapmak istediğim konusunda daha fazla seçeneğim olur diye düşünerek seçmiştim, istediğim gibi de oldu, hala ne iş yapmak istediğime karar veremedim :) 2007 yazında Marmara Üniversitesi’ne sinema yüksek lisansı için başvurdum, reddettiler. Sinemayla akademik ilişkim sadece bu kadar, master yapmaya bile yeterli görülmedim. Yarın birgün Türk sinemasının en klas filmlerini çekersem ve “biliyor musunuz grapes of butcher sinema yüksek lisansına alınmamış” diye şehir efsanesi çıkarsa şimdiden söyliyim şehir efsanesi değil gerçekten almadılar. Bir de üzerine diktatör olursam sadece Sunay Akın’a malzeme olmakla kalmam, Türk sineması da çok şey kaybeder, diktatör olarak da milletin anasını ağlatırım.
Sözlükte bir şekilde sinemayla alakalı görünmüşüz ama uzmanının karşısına çıkınca onlar yemiyolarmış. Mülakata gittiğimde aklımda sadece Cesare Zavattini’nin neo-realizmin fikir babası olduğu düşüncesi vardı. Sinema akademisyenleri sadece neo-realizmle ilgileniyor gibi bir vehme kapılmışım nedense. Orda bana uluslararası ilişkilerden mezun olmama rağmen neden sinemada yüksek lisans yapmak istediğimi sordular, inşallah sadece çok film izliyorum demezsin dediler. Şansa bak ki, kafamdaki cevap buydu, afalladım, yani sadece bu cevabın onları tatmin etmeyeceğini görmek beni çok üzdü. Yok dedim, okuyorum şu kitabı şunları şunları… ama dedim ya, orda yemiyolar. Sinema üzerine okuduğum kitabın sayısı birdir ikidir, hayatımda sinema dergisi almadım. Beni literatür ilgilendiriyor. Onları bir şekilde öğrenip mühim filmleri, Imdb Top 250, tüm Sidney Lumet filmleri veya ölmeden önce izlemeniz gereken 1001 film gibi listelere bakıp ordan film izlemek bana daha cazip geliyor. O bir iki kitapla işin özüne inmişim duygusu bana yetiyor. Sinemadan başka edebiyat ve tarihle ilgileniyorum, bir de, amorti bile vurmadığı için milli piyango bileti koleksiyonum var. Önceleri daha sık olmakla birlikte sürekli roman okuyorum, çevremde (çevrem derken internetten tanıştığım arkadaşlar) edebiyatla ilgilenen birkaç kişi daha vardı, hepimiz ilerde yazar olacakmışız gibi geliyordu. Sinemadan önce olmak üzere o iş de kaldı. Tarih de sokakta rastgeldiğin herkesin ortak merakıdır zaten. Şimdilerde bankacı olma yolunda bir gayretim var ama parası iyi olsa tarih alanında akademisyen olmak isterdim. Herşeyin başı para.
:) Haklısın. Bir hayli enteresanmış, paylaşmana sevindim.
1 – Bir seyirci olarak filmlerdeki kalite kıstasın nedir? Ya da hangi filmleri neden beğendiğini açıklar mısın?
Sinema akademisyeni olsaydım ortaya objektif kriterler koyma hususunda çok acımasız olurdum. Ben estetikte bile pozitivizme, modernizme inanıyorum. Bugün çok günlük, sokaktan bir Türkçeyle şiir yazdığını söylediğimiz, hem de Osmanlıcanın hala etkisini sürdürdüğü bir dönemde yazmış olan Orhan Veli’nin “Garip” diye bir ars poetica’sı var. Şiiriyle beraber tutup şiirinin felsefesini, neden öyle şiirler yazdığını da anlatıyor. Çok da tatlı bir metin. Sinema yaparken veya film izlerken de kendimize göre kıstaslarımızın olması sanatın kaba sığmayan doğasına bir aykırılık teşkil etmiyor. Belki şöyle bir şey olabilir, Ali Murat Güven bir sinema tarihi yazdığında Brokeback Mountain‘dan veya Last Tango in Paris‘ten ahlaksız oldukları için hiç söz etmez ve bir gün, her nasılsa sinemayı sadece onun kaleminden okuyacak bir genç bu filmlerin varlığından asla haberdar olmamış olur. Bu ufak bir ihtimal ama kıstaslar sayesinde sadece bu türden kayıplarımız olabilir. Ya da filmleri tamamen yanlış anlarız ve Paths of Glory‘yle Triumph des Willens‘i aynı kefeye koyabiliriz.
Malum, sinema 20′lerde Ruslar tarafından tüm sanatların bir sentezi olarak idealize edilmiş. Oysa bu onun sadece estetik tarafını, sanatsal başarısındaki coşkunluğunun falan artırılmasını öven, onu üst sanat mertebesine koyan bir anlayış. Ama o eseri daha elle tutulur bir hale getirmek için sanki filmi oluşturan unsurları tek tek yeniden ayrıştırmak gerekiyormuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Ben o unsurları üçe ayırıyorum: Kamera (yönetmenlik ve kurgu da dahil olmak üzere sanatı/zanaatı/eziyeti), Mizansen (sanat yönetimi, oyunculuk, v.s) ve Metin. İyi bir film bu üç çok-alt-başlıklı unsurun etkileşimini en iyi şekilde gerçekleştirdiğinizde ortaya çıkıyor. Daha doğrusu bu üç unsur layığıyla bir araya getirildiğinde elinize kamera alıp çektiğiniz herhangi bir şeyden farklı olarak bir “film” yapmış oluyorsunuz. Bu ayrıştırmadan Caponsever’e ve Red Kite’a bahsettiğimde beklediğim onayı alamadım, Caponsever benle dalga geçti öyle şey olmaz diye :) Diyesiymiş ki, bu unsurlar öyle şıp diye ayrıştırılamazmış. Zaten o işleri hep yokuşa sürer.
Bu kıstasla bakıldığında en iyi yönetmen Antonioni çıktı. Asıl metin her zaman kendine ait olmasa da onu Antonioni metni haline sokar, kendine özgü bir mizansen anlayışı var ve kamera kullanımı da o mizansene çok uygun. Fellini veya Tarkovski gibi bir film çekmeyi denerseniz onların filmlerine benzer bir şeyler çekebilirsiniz ama Antonioni gibi film çekebilemezsiniz. Böyle tam matematiği ortaya konamayan, dile getirilemeyen bir sineması var. En özgünü o. Yine bu kıstasla bakınca mesela Ken Loach’un sinemasını metne doğru sıkıştırabiliriz sanki. Ya da David Fincher’ı kameraya hapsedebiliriz. Nihayetinde hangi senaryosunda parmağı var ki full aksesuar bir yönetmen diyebilelim?
-Aslında burada ben de araya girmek istedim. Her zaman bir filmin iyi sayılabilmesi için bu tür (kamera,mizansen,metin) unsurların dört dörtlük olmasına mı ihtiyaç vardır? Ya da; çok beğendiğin tüm filmleri, bu üç unsurla değerlendirdiğinde beklediğini buluyor musun?
Zaten Caponsever’in de karşı çıktığı şey filmlerin bu şekilde çok indirgenmiş olacağı veya iyi bir filme sırf kriterleri öyle koyduk diye bu iyi bir film sayılamaz demeye gönlümüzün razı olmayacağındandı herhalde. Yine de şunu kastediyorum. Elinizde edebi bir metin var, bu gerçek bir sanat eseri olsun. 
Örneğin Bergman’ın 6 ayda yazdım ama tüm bir ömrümün tecrübesini işe koştum dediği Bir Evlilik Yaşamından Sahneler. Sonra, gerçekten iyi bir prodüksiyon ve incelikle filminiz için gerekli mizansen unsurlarını ayarladınız. Mizansenden kasıt, orada bir kamera olmasa dahi izleyene görsel bir şeyler sunabilen en azından teatral bir sahneleme. Buna da Powell/Pressburger’ın The Red Shoes’undaki ünlü bale sahnesini örnek verelim. Tüm bunların da üzerine, bu sahnelemeyi kameraya alınmış tiyatrodan farklılaştıracak bir kamera çalışmasını koyalım. Buna kurgu, yakın plan, her türlü kamera meziyeti dahil tabi. Sonra bu unsurlarla bir şeyi kayda alıyoruz ve buna bir film diyoruz. Ama bu kaydın bağımsız bir sanat eseri olabilmesi için gereken özel durum, bu şeyde unsurların etkileşiminden doğan ama onlardan bağımsız bir surplus value’nun yani artık değerin ortaya çıkması olabilir ancak. Bahsettiğim şey için The Godfather’dan süper bir örneğim var. Michael Corleone’nin Sicilya’da tanıştığı Apollonia’yla birlikte kır gezintisine çıktıkları sahne. Burada önce çifti beraber gezerken görüyoruz. Ama sonra kameranın arkasından kadrajın ortasına doğru, çifti takip eden kadınlar sahneye giriyor. Yani bu kadar basit bir şekilde seyirci ancak böyle abandone edilir, muhafazakarlık mı diyelim, burası Sicilya yok öyle mi diyelim, ancak bu kadar sinematografik anlatılır. Bu etkiyi metinde bu kadar güçlü bir şekilde veremezsiniz. Tiyatroda da mümkün değil bu. Oysa yine Godfather’da Michael’ın henüz ailenin işlerine bulaşmak istemediği askerlik günlerinde yedikleri bir yemekte masadaki oturuş düzeninin, yani Michael bir tarafta, şebekedekiler bir tarafta, sadece teatral bir sembolizmi var.
O üç unsurun layığıyla yerine getirilmesinden kastım bu. Tabii ki beğendiğim her film bu kıstaslara uymuyor ve bu unsurların tümünden yüksek puanlar alabilecek bir Citizen Kane’i izlerken ahım şahım bir tat aldığımı da söyleyemem ama kriterse kriter, kıstassa kıstas, yetinmesini bilelim, ben sadece bir seyirciyim J
2 – Son 5 yılda çekilmiş ve bundan 100 sene sonra bu asrın klasiği olarak görülecek filmler sence hangileri?
100 seneye kim öle kim kala ama No Country for Old Men büyük ihtimal klasik olur, There Will Be Blood’un esamesi okunmaz. Onun dışında son 5 yılla kısıtlamayayım, 2000′lerden işte Memento, In the Mood for Love, Traffic falan gibi filmleri çok seviyorum ama Ken Loach’un Ae Fond Kiss’ini, Stephen Frears’ın Dirty Pretty Things’ini ve Michael Clayton’ı ayrıyeten sevdim. Bu zaman zarfında Tim Burton veya Guillermo del Toro’dan söz edenlere küçümseyerek baktım. Nueve Reinas bence yapılmış en iyi soygun filmi. Fabian Bielinsky keşke daha çok yaşasaydı. Taxidermia’yı çok beğendim. Gyorgy Palfi süper bir adam. Zamanın hızla geçişini dökülen takvim yaprakları yerine bir kuşun sıçmasıyla gösterebilecek zekilikte kaç tane yönetmen var ki? Türk filmlerinden de en çok Hacivat Karagöz, İnsan Nedir Ki?, Kader, Küçük Kıyamet ve Takva’yı sevdim.
There will be blood’un ileride esamesi okunmaması konusuna bende katılıyorum sanki, ancak Dirty Pretty Things ve Ae Fond Kiss’i zayıf bulmuştum. İstersen biraz daha açalım bu iki filmi, bunların klasik olarak görülebileceğini düşündüren şey nedir?
Yoo klasik sayılabilecek tek bir önerim var, o da No Country for Old Men. Diğerleri sadece 2000’li yıllardan beğendiğim filmler. Dirty Pretty Things’i şu yüzden seviyorum, senarist Steven Knight’ın üç senaryosu da –diğerleri Amazing Grace ve Eastern Promises- İngiltere’deki yabancıların ahvali üzerine, o yabancıların derdini tasasını anlamaya yönelik metinler. Belki Stephen Frears karakterlerinin çaresizliği ve yapmaya zorlandıkları şeyleri de çok inandırıcı göstermiştir de o yüzden sevmişimdir filmi. Ae Fond Kiss’i ise bambaşka bir reddiye filmi olduğundan, ve özellikle de reddiyesini çok sevdiğim Thomas Bernhardvari şekilde net ve haykırırcasına söylediği için çok seviyorum. Dinler, gelenekler, teamüller falan hepsine giydiriyor film. Bu çok güzel bişey.
3 – Kitap uyarlamalarına nasıl bakıyorsun, hangi kitap uyarlamaları sence kitabının da üzerinde bir başarıya sahip?
Kitabından daha iyi bir film çekilemez, bu Allahın emri. Çünkü iç ses ve bilinç akışı gibi teknikler sinemada her denendiğinde sonuç hüsran oluyor. En iyi ihtimalle Easy Rider’daki gibi bir şeyler yapabildiğinde bile halüsinatif junkie filmi çekmek zorunda kalıyorsun. Birinci tekil anlatıyı sinemaya uyarlamaya çalışınca da Lady in the Lake gibi bir film ortaya çıkıyor ve adı da ancak deneysel olabiliyor. Yine de sinemada da mucibinde, edebiyattan azade olarak işin kendi doğasına uygun poetik bir şeyler üretilebiliyor ve o bakımdan Kieslowski’nin en edebi yönetmen olduğunu düşünüyorum.
Koş Lola’ya ilham veren ve çok bilinmeyen Kör Talih (Przypadek) diye bir filmi var. Yanlış hatırlamıyorsam, kahramanın ufak bir rastlantı sonucu değişen hayatı (Lola’da olduğu gibi 3 farklı hayat) her seferinde farklı bir siyasi görüşe göre evriliyordu. Polonya siyasi tarihiyle yakından alakalı bir film ve her seferinde kahramanın o sekanstaki dünya görüşüne çok uygun sahneler hazırlamış. Örneğin sosyalist ve altruist olduğu sekansta iki jonglörün birbirlerine topları muhteşem bir uyumla atışlarına bakarak kahramanın dayanışmanın önemine uyandığı sahne muhteşemdi. Bir gün William Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken’inin iyi bir uyarlamasını izlemek isterim.
4 – Bölümünden dolayı sinema ve politika arasındaki ilişkiyi sormazsam olmaz, bir de politik sinemadaki en iyi 5 (belki de 10) filmin diye sorayım.
Politik sinema diyince Costa Gavras akla geliyor, orasından burasından politik filmler çeken çok yönetmen vardır ama Gavras olayı üstlenmiş, dolaylamadan politik filmler çekiyor. Le Couperet bile politik ama o biraz daha dolaylı, trajikomik bi film. İzlediklerimin hepsini beğendim: Z, Etat de Siege, Missing vesaire. Onun dışında The Great Dictator, All the President’s Men, Three Days of the Condor, Fail-Safe, Good Night and Good Luck ve Jan Svankmajer’in Konec Stalinismu v Cechách adlı kısa filmi, bilhassa doğrudan politik, eli yüzü düzgün filmler.
5 – Kötü olduğunu bildiğin bir filmi, bile bile ve normal bakış açından farklı bir duyguyla izlemek gibi bir huyun var mıdır?
Kendimi hoş tutmaya çalışıyorum, sevdiğim bir filmi bile nadiren oturup ikinci kez izlerken, beğenmediğim bir filmi ikinci kez sadece kız arkadaşımla falan gitmek zorunda kalırsam izleyebilirim. O zaman da zaten filmi izlemem J
6 – Bir Quentin Tarantino mevzusu vardır, filmlerinin çalıntı olduğu dedikoduları, Pulp Fiction ya da Jackie Brown’dan sonra popüler kültüre fazla bulaşıp kendini bitirdiği gibi konular.. Senin Tarantino’ya bakış açın nasıl? Kill Bill, son Grindhouse projesi ve seneye izleyeceğimiz Inglorious Bastards hakkında görüş ve beklentilerin neler?
Filmlerinin çalıntı olup olmadığını bilmiyorum, mesele Jackie Brown ve The Killing’ın kurgu benzerliği gibi bir şeyse ortada bir sorun yok. Pulp Fiction da benim bir kısa filmimden çalıntıdır ama helal ettim. Ama kendini bitirmeye doğru giden bir sürecin bir yerlerinde olduğunu düşünüyorum. Biz sadece kendi müziğimizi yapmaya çalışıyoruz felsefesiyle müzikte, kafama göre takılıyorum, kendim için filmler çekiyorum anlayışıyla da sinemada işte bir yere kadar. Pulp Fiction’ı çekmiş olmanın, kariyeri oradan devam ettirme zorunluluğunun altında ezilmiş gariban. Grindhouse güzel bir fikirmiş ama ayaklarını ağzımıza kadar sokan kızlar, kendi halinde geyik yapan kafadarlar falan… bunların çok eğlenceli, çok kafa şeyler olduğunu sanıyor. Yeni filminde o kendine inancın biraz seyirci lehine rehabilite edilmesini diliyorum. Bunu ona iletin.
7 – Yanlış hatırlamıyorsam Ekşi Sözlük’te Caponsever ile Jean-Luc Godard’ın sinemada siyaset yapıp yapmadığını uzun uzadıya tartışmıştın (ben bulamadım o başlığı şimdi) bu konudaki görüşlerini ve mevzuyu kısaca dinlemek isterim :)
Evet o bendim ve film de Godard’ın Pierrot Le Fou’suydu. Ben Godard’ın, tabiri mazur görsün, o kadar ilgiden sonra şımardığını ve kişisel film yapımını abarttığını söylemiştim, Caponsever de aslında hiç öyle olmadığını, filmin çok politik bir film olduğunu iddia etmişti. Vay efendim politikti yok politik değildi derken Caponsever’in yolu insandan geçen her şeyin bir gün politikada buluşacağı gibi poetik-felsefi düşüncelerinden oluşan bir girdaba sürüklenmiştik. Nihayetinde ben hadi ikna oldum, mağlubiyeti kabul ettim ama şimdi bakıyorum da 2,5 yıl geçmiş üstünden. İnsan bazen eskiden yazdıklarına bakıp ben mi yazmışım bunları diyebiliyor. Yine de orda ve birkaç filmde (To Have and Have Not gibi) Caponsever’le böyle incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler üzerinden tartışıp bir diyalektik yakalamışız, bir tartışma ortamı kurmuşuz. Bazen uzun zaman sonra çıkıp şu veya bu hususta hakkımı teslim edip abi sen haklıydın dediği oluyor, belki Pierrot Le Fou’da da haklıyımdır.
8 – Halen hayatta olan bağımlısı olduğun yönetmenler, daha fazla filmini görmeden ölmesini istemediğin sinemacılar var mıdır?
Almodovar veya Woody Allen gibi sinemasını sevdiğimiz için yeni filmlerini beklediğimiz yönetmenlerden ziyade ne zaman ne çekeceği belli olmayan Coenler gibileri daha çok merak uyandırıyor. O yüzden Gyorgy Palfi ne yapacak onu bekliyorum. Sonra Soderbergh’in 100 yaşına kadar yaşayıp benzersiz bir kariyere sahip olmasını istiyorum. Allahtan niyazım bu. Tony Gilroy’u, Haneke’yi ve Mel Gibson’ı da sayabiliriz. Tim Burton’ı sayamayız.
9 – Hazır buraya gelmişken, Godard’ın film çekmeyi bırakıp inzivaya çekilmesi, Antonioni ve Bergman’ın ölümü.. sinemada yaprak dökümü gibi bir hava var son bir kaç yıldır. Bunlar seni üzüyor mu yoksa eskilerin yerini yenilerin aldığını mı düşünüyorsun?
Peter Greenaway sinemanın bugüne kadarki 100 yıllık tarihinde henüz bir girizgahı yaşadığımıza benzer bir şeyler söylemişti. Hangi maaşla ne iş yapacağıma karar veremediğim şu karamsar dönemimde böyle iyimser insanları görmek bana ufak da olsa bir umut veriyor ama Greenaway haksız. Yani bazı şeyler bitmiş olabilir, bitmişse bitmiştir. 1900’lerin başında “yapılacak tüm icatlar yapılmıştır” diyen Charles Duell’den daha haklı bir konumdayız bunu söylerken.
Antonioni ve Bergman’ın ölümüyle de bir şeyler bitmiş olabilir ama bu yönetmenlerin neyi temsil ettikleri, ya da gerçekten bir şeyi temsil edip etmedikleri sorusuyla, onlara atfettiklerimizle alakalı bir şey. Bergman’ın artık film çekmeyecek olması, benim için bir Fanny ve Alexander veya Bir Evlilik Yaşamından Sahneler daha izleyemeyecek olduğum anlamına geliyor. Ya da Bir Antonioni final sahnesi daha göremeyecez gibi yüzeysel kaygılarım var.
10 – Gelecek 10 yıl içerisinde sinemaya yönelik büyük-küçük plan ya da hayallerin var mı? (kendin hakkında da olabilir sinema hakkında da olabilir)
Kendi adıma bir zamanlar sahip olduğum sinemacı olma hevesi bitti sanırım, ne film yapım sürecinde olma ne de sinema üzerine bir şeyler yazma isteği duyuyorum, ilgili olmanın ötesinde yazma konusunda özel bir yeteneğim olduğunu da düşünmüyorum zaten. Türkiye sinema macerasına bensiz de devam edebilir.
Ama 2000’lerde oluşan ve senin benim de dahil olduğumuz Divx kuşağının özellikle sinema tarihinden haberdar olma hususunda çok büyük bir şansa sahip olduğunu düşünüyorum. Taşrada da kurumlar oluşturmadan sinema hakkında çok şey öğrenen alaylı adamlar çıkabilir bu sayede. Yine de hani şöyle Sinematuar falan adında bir enstitümüz olsa, herkesin bahsettiği ama Türkiye’de kaç kişinin okuduğunu çok merak ettiğim Cahiers du Cinema’daki Yeni Dalgacıların yazılarının derlendiği kitaplar falan gibi yayınlar yapsa, her türlü teknik eğitim, oyunculuk dersleri verse, işler biraz daha değişebilirdi.
Zaman ayırdığın için ve cevapların için çok teşekkür ediyorum.
Grapes of Butcher bana olan saldırılarından vazgeçsin. Beni böyle yıpratamaz.
insanların “ölmeden önce izlemen gereken bin film” gibi kimsenin ciddiye alamayacağı kitaplardaki bin filmi izleyip üstüne bir de sinema üzerine kimin referans olarak kabul edeceğini çok merak ettiğim bir sitede beğenilen-!- şeyler yazınca marmara üniversitesi gibi dışardan alımlarda çok titiz olan bir ünivesiteye girebileceğini düşünmesi gerçekten çok garibime gitti. kaldı ki yüksek lisansın ne demek olduğu konusunda da sinefilimizin sıkıntısı var gördüğüm kadarıyla. her neyse şunu demek istiyorum yüksek lisans yapmak isteyen arkadaşlara, siz bu sinefil gibi yücegönüllü olmayın, yüksek lisans akedemik sürecin başlangıcıdır, ciddi bir hazırlık yapmadan anca istanbul üniversitesinde şansınız olur.
bu yazıyı okuyamadım, başında kilitlendim ve ayrıca cevaplar çok geyikti, ama diğer ekşi sözlük yazarı röportajınızı sonuna kadar okudum, ne dediğini bilen birisiydi, umarım her şey istediği gibi olur.
Eğer bize olta atan tanıdık birisi değilse, Sercan’a katılmamak elde değil. Ama oltaysa katılmıyorum :)
Hakkaten sinemaya sevdalanıp da mülakata izlediği binküsür filmin güveni ve Cesare Zavattini isminin şaşaasıyla girip kazanmayı umuyorsanız, olmaz. Olmaması lazım.
Ama bir paragraf yazacak kadar zaman ayırdığınız bir yazıyı okumak için de zaman ayırsanız zaten ne ekşi sözlükte ne de genelde bu konularla ilgili enikonu iddialarım olmadığı görülüyor. Şunu merak ediyorum, oturup yorum kastığınız bir yazıyı gerçekten okumadınız mı? İçinde bin dene adamdan bahsetmişim name-dropping yapmışım, insan sırf kimlerin adı geçmiş diye bir okur allasen ya!
Sonra şu var, Marmara Üniversitesi Sinema’nın ne kadar titiz ve mütena bir bölüm olduğundan pek haberdar değilim. Ama orda yüksek lisans yapmaya uygun görülen arkadaşların, sinema bölümü mezunları müstesna, sinemayla alakasının sinefillik derecesinde olması hiçbir sıkıntı yaratmaz. Yani sırf sinefil olmak bu bölüme girebilmek için yeter sebep olabilir. İnşaat mühendisliği masterına başvursam geri çevirmelerini çok iyi anlayabilirim, ama siyasal mezunu bir öğrenci olarak, teknik sinema eğitimi verilmeyen bir yüksek lisans programında hangi yüce kriterlerin gerisinde kalmış olabileceğime çok iyi bir cevabım yok. Master tezinin konusunu düşündün mü diye soruyorlar. Oha! Master adayı bir öğrencinin kafasında tez konusu bile varsa ben onu dekan yaparım.
Nihayetinde Marmara Sinema’da okuyan her gencin çok kalifiye olduğuna inanmak isterim ama buna gerçekten inanıyor olduğunuza inanmak istemem. Bu türden işler amatörlüğe sandığınızdan çok fazla şey borçludur, amatörlüğüme de laf söyletmem.
bana bir şeyler sorduğunuz için cevap verme ihtiyacı hissettim, öncelikle ekşi sözlüle hiçbir alakam yok, hiç kimseyi tanımıyorum. bu sayfada dolanırken diğer sinefilin röportajını okudum, gerçekten hoşuma gitti, nerde olduğunun bilincinde olan naif-türkçe naif ama- bir üslubu vardı, oldum olası sevmişimdir bu tarzı, işte bu güzelse diğeri de belki güzeldir deyip buraya geldim, sonra birinci paragrafta titreme geçirdim, ilk sorunun cevabından sonra uykum geldi, bıraktım ama sanırım üslubum sizi rahatsız etti, haklı olabilirsiniz, bu sefer sonuna kadar göz atma şeklinde de olsa baktım-aslında sizi gayet iyi akademisyen yapacak bir stiliniz var-bunu kötü anlamda söyleyip söylemediğimin yorumunu size bırakıyorum.
ama ne yazık ki akedemik süreç hakkında gerçekten yeterli bilgiye sahip değilsiniz sanırım. bakın yüksek lisansla beraber lisans eğitiminin ötesinde yeni bir kapıyı açarsınız, o yüzden bütün lisans düşüncelerinizi bir kenara bırakmalısnız. sizin benden tez konumu sormalarına şaşırdım cevabınızı okurken de ben şaşırdım. yüksek lisans tezi yazmak doktoraya hazırlıktır, koşutluk içerirler birbirlerine ve akedemik kariyere başlayan birisinin en azından aklında sonradan vazgeçse de bir konusu olmalıdır. anladığım kadarıyla siz bu işi gerçekten hafife almışsınız. sinema eğitiminde başarılı olmanız için resim, edebiyat, felsefe, sanat tarihi, psikoloji gibi konularda gerçekten birikiminiz olması gerek. eğer zahmet edip o herkesin konuştuğu ve kimin okuduğunu merak ettiğiniz cahiers du cinema nın yazarlarının yazılarını okusaydınız ne dediğimi anlardınız, çok havalanmış dediğiniz godard ın yirmi yaşında yazdığı eleştirileri okusaydınız ne kadar eksik olduğunuzu görme imkanız olurdu-bunlara çok rahatlıkla ulaşabilirsiniz. ama bunun ötesinde ilginç bir durum var. sizi kastederek söylemiyorum ama artık insanlar bak nbc de elektirik okumuş, sonra yüksek lisans takılmış biraz, sonra gitmiş film çekmiş diyor. o zaman biz de niye öyle yapmayalım öyle değil mi? eğer siz gidip bakın ben çok film izlerim, iyi de okurum, aklımda birçok senaryo var, biraz burada takılayım, maksat ortama girmek, kamera, kurgu falan eksik-!- yerlerimi tamamlamak, sonra film çekeceğim diyorsanız ve onlar bunu kabul ediyorlarsa sizin yüksek lisansa başlarken aklınızda bir konu olmamasının önemi kalmıyor, eğer böyle bir yer bulursanız şansınız olabilir. bütün bunları sizinle dalga geçmek için yazmıyorum, amatör ruha inanan birisi olarak yazıyorum bunları, ama amatör de olsa insanların ne yapmak istediklerinin bilincinde olması gerek, size şunu soracağım, siyasal bilgilerde master yapmak isteyen atıyorum gıda mühendisi mezunu bir genç, ben gazetede sürekli siyaset okuyorum, gündemi takip ediyorum hadi beni alın dese alır mısınız?bana şu an haksızlık yapıyorsunuz diyebilirsiniz ama iş tez yazmaya gelince çok da farkınız olmadığı ortaya çıkacaktır.
bakın eğer bir film incelemesi vb okumak istersem bu sayfayı açmazdım, zaten sizin de böyle bir iddianız yok. röportajı yapış şekliniz veya verilen cevaplarla sorunum yok, beğenmezsen okumazsın olur biter. ben sadece bu röportajı okuyacak herhangi bir bölümde okuyan ve sinema üzerine bir şeyler yapmak isteyen arkadaşları uyarmak istedim, bak işte neler neler biliyor adam, ama yine de almamışlar gibi bir yanılsama olmaması adına müdahalede bulundum, bunun dışında böyle röportajlar yapmanızı gayet olumlu buluyorum, umarım devamını getirirsiniz.
Yazıya ikinci seferde tenezzül edip “göz atma şeklinde de olsa” baktığınız için çok sağolun. Ama ancak bu kadar umursandıktan sonra “sizi gayet iyi akademisyen yapacak bir stiliniz var” lafını kötü anlamda yorumlayabiliyorum.
Biz lise sondayken falan, üniversitenin başka bir yer olduğunu sanıyorduk, sonra gördük, lise 4-5-6-7 gibi bir şey çıktı. Daha ötesini bizzat görmesem de master yapan birkaç arkadaşın ahvalinden “yeni bir kapı” olmadığını gayet iyi gözlemleyebiliyorum. Herhalde akademik süreçten bahsederken ideallerinizden temennilerinizden bahsediyorsunuz. İstanbul Siyasal’ın iki farklı programına, Marmara İletişim Gazeteciliğe, Yıldız Siyasal’a ve Boğaziçi Tarih’e (master programlarına) başvurup kazanan arkadaşlarım var. Hiçbirine de master tezi konusunun sorulmadığını biliyorum. Konuştuğumuz için biliyorum ve masterın ilk senesinin sonunda her birinin tek tek tez konusu arama telaşına girdiklerinden biliyorum. Yani böyle bir soru zaten sorulmuyor, sorulması makul de değil.
Yine de böyle mülakat tarzı şeylerde ağzı laf yapıp göz boyamak iyidir tabi. Birkaç tırıvırı şey sallamanız hiçbir projeniz olmadığını söylemekten daha yararınıza olur. Gençlere tavsiyemiz bu olsun, yoksa benim reddediliş öykümü okuyup hala beni örnek alma ısrarında bir gerizekalı varsa -hani demişsiniz ya bu sinefil gibi yücegönüllü olmayın diye- eminim bu tavsiyenizle yolundan dönecek değildir. Adam gerizekalı çünkü, hem başarısızlık öyküsü okuyor, hem de aynısını uygulayacak.
Sonra her gün gazetede siyaset okuyan gıda mühendisi analojisini hiç tutmadım. Benim durumumdan ziyade, “ben çok inşaat izledim” diyip inşaat mühendisliğine girmek isteyen bir tipe denk düşüyor o. Siyasaldaki bölümlerin araştırma medyumu gazete değildir ama sinema bölümünde filmlerdir. Bir zahmet o medyuma nasıl eğilinmesi gerektiğinin eğitimini de yüksek lisansta alabileyim. Uzaya araç mı yolluyoruz? Bir de, “fazla tevazu gösterme gerçek sanarlar” düsturunu doğruluyor olsam gerek, sinema bölümüne sadece çok film izlemiş olma donanımından fazlasıyla başvurdum. O kadar da hıyar değilim.
Tartışmaya yeni bir boyut getirerek, ben siyasal bitirip marmara iletişim’de yüksek lisans yaptım demek istiyorum. Her anlamda çok yüzeysel buldum. İkinci kez uluslararası ilişkiler okusaydım daha iyi olurdu diye düşündüm. Saçma sapan derslere girip saçma sapan ödevler yaptık. Zaten yüksek lisans için mülakata girdiğimde de öyle tez konun ne olacak filan diye bir şey sormadılar. Birkaç soru sordular, ben de cevap verdim. Şansıma bildiğim şeylerdi ve iyi kötü bir okuma yapmıştım mülakat öncesi. Evet bir tez yazdım, ama tez hocam bile zahmet edip tamamını okumadı. Bitti, elde var sıfır. Bir numarası yok yani, samimi söylüyorum. Grapes of butcher’ı da tanırım, iyi çocuktur.
Aralık 27, 2008 9:31 pm
Merhaba Sizle acil görüşebilirmiyim üstadım.
Msn: borobey@hotmail.com
Bekliyorum
Saygılar