Posted by: charleshduell on: Ocak 10, 2009
Tarih: 8 Ocak 2009. Yer sandviçlerini ve ekşi sözlük zirvesine doğru yol alır iki sözlük yazarı genç. Zirvenin muhteviyatı Sonbahar filminin Beyoğlu sinemasında gösterimi, ardından da filmin yönetmeni Özcan Alper ile başrol oyuncusu Onur Saylak’ın katılımıyla gerçekleşecek olan söyleşiden oluşmaktadır.
Geleneksel Ekşi Sözlük sinema zirvelerinden biri. Son ayların en çok övülen türk filmlerinden biri olan (öven kişi sayısının en çok olduğu değil, ama övenlerin sinema cenahında en güvenilir olduğu filmlerden de denebilir) Sonbahar sinemada izlenecek, ve arkasından hemen hemen aynı yaş ve beğeni grubundan olduğumuz 20-30 gencin olduğu bir ortamda, Özcan Alper yan masanda oturup film üzerine laflayacak ve anılarını anlatacak.Ekşi sözlüğü hiçbir şey için sevmese, bunları sağlayabildiği için sever insan.
Önce filmi izledik, filmin yorumu ayrı bir başlık, ayrı bir yazı konusu. Yine de çok ufak değineyim. Ulucanlar Cezaevinde 2000 yılında gerçekleşen elim ve vahşi olayların bir kısmının asker kamerasından gerçek görüntülerini görüyoruz filmin başında (bunu film esnasında bilmediğimi ve söyleşi sırasında yönetmene sorarak öğrendiğimi belirteyim, çaktırmayın). Sonra 10 yıllık hapis sürecinin ardından evine, Hopa’ya dönen Yusuf’u. Yusuf evine döndüğünde her şey eskisi gibi olmuyor tabi ki. Gözünde kocaman mor halkalarla ve ciğerine bi rahat yüzü vermeyen sık öksürük nöbetleriyle yaşıyor artık. Filmden önce gösterilen Vali filminin fragmanında hoş bir tesadüf olarak şu cümleyi duyuyoruz yabancı bir adamın ağzından: “Siz Türkler’in en sevdiğim özelliği ne biliyor musunuz, çabuk unutuyorsunuz.” Evet, belki Türkler çabuk unutuyor, ama Yusuf unutmuyor. Hayatının en güzel 10 yılına mal olan o acı anılar aklından gitmiyor. Durgunluğu da, suskunluğu da ondan. Sonra bir gün, hayat kadını Eka’yla tanışır Yusuf. Ve olaylar gelişir… Böyle diyorum ama, olaylar gelişir mi, gelişmez mi, filmi izledikten sonra siz karar verin diyor, ve film sonrasına geçiyorum.
Seksek isimli barda bir masada otururken görüyoruz yönetmeni ve oyuncusunu. Biz de oturup söyleişiyi beklemeye başlıyoruz. Fonda filmin kamera arkası görüntülerinden oluşan videolar oynuyor. Böylece karlı bi sahnede yolun ortasına çakılmış olan dev bi kaya parçasını ordan gayretle aşağı yuvarlamaya çalışan set işçilerini, çekim öncesi pür dikkat yönetmeni dinleyen kasaba halkını ve de Alper Özcan’ın sakalsız halini görmüş oluyoruz. Bir süre sonra sohbet başlıyor. Görüyoruz ki Yönetmen Alper Özcan tam kalender bir adam. Hani “otur karşılıklı rakı iç” derler ya, o derece(ki zaten bi 10 dakika sonra, “konuşmacıyız diye sadece su mu içcez diyip rakısını istiyor”) genç bir kısa film yönetmeniymişcesine her soruya samimi ve nezih bir şekilde cevabını veriyor. Önce çekim esnasındaki anıları duyuyoruz. Verilen repliği dinleyip kamera kayda başladığında kendi repliklerini söyleyen amcadan, figüran rus kızlarını oyuncu olduklarını fark etmeyip otele davet eden çapkın dedeye, veya filme enteresanlık gelsin bahanesiyle, arkadan geçmesi gereken sahnede birden topallamaya başlayan dayıya kadar, pek çok ilginç anıyla sağlam bi gülüyoruz. Sonraki sorular biraz politik. Bu sorular vasıtasıyla filmde Yusuf’un annesini oynayan teyzenin dindar bir sosyalist olduğunu (ki yönetmenin babasının amcasının kızı olurmuş) ve sosyalizmin dinsizlik olmadığını köy halkına anlattığını ve Yusuf’la aynı kaderi gerçekte yaşamış olan insanların filmle ilgili görüşlerini öğreniyoruz. Onur Saylak da filmde karakteri oluşturmak için 2 ay boyunca çalıştıklarını, ancak yaptığı işin “oynama” olabilmesi için, karakterle arasında bir mesafe koyduğunu söylüyor. Bu konuda baya eleştri almış ama, gerçek konuşmasıyla filmdeki hallerinin farklılığını görünce oyunculuğunu başarısını bir kez daha onaylamış oluyoruz. Ayrıca kendisiyle bir dinleyici arasındaki şu diyaloğu da duyduk:
“ - Ben aslında karadenizli değilim, Kuşadalıyım
- Burun öyle demiyo ama”
Ayrıca film çekildiği dönem itibariyle ekibi epey zorlamış, karların altında, buz gibi soğukta çekimler yapmışlar. O kadar kötü koşula rağmen, yağmurlu olması gereken sahnelerde bir türlü yağmur yağmamış, mecburen kendileri yapmışlar. Bir de fırtına sahnesi var ki, “sanki o sahnede fazla ıslanmadınız” sorusunu “siz beni arkadan gördünüz tabi, bi yandan iskele sallanıyo, bi yandan dalgalar üzerime üzerime geliyo, gözlerimi kapadım, hayatım tehlikedeydi orda” tadında yanıtlıyor Onur Saylak. O da samimiyet konusunda yönetmenden aşağı kalmıyor.
Filmin 19 Aralık’ta girmesi de yönetmenin ısrarıyla olmuş. Yapımcı şirkete kalsa Mart’tan sonraya atılacakmış. Ödül konusu da açılıyor bir ara. Aldığı bir ödül sonrası (sanırım Altın Koza ödülü) ödülü hapishanede gördüğü işkence sonucu hayatını kaybeden Engin Çeber’e ithaf eden Alper Özcan, törende konuşması yabancı dillere çevrilmeyen tek konuşmacı olmuş, bunun üzerinde duruyor Onur Saylak. Özcan Alper de böyle filmler yapmanın zorluğunu, kendisinin Hemşince çektiği ilk kısa filmi dolayısıyla pek çok tehdit aldığını anlatıyor. Filmini yakmasını istemişler. Bu arada Sonbahar’da da hemşince kısımlar fazla. Şarkılar da dahil. Hemşince konuşmaları altyazıyla izliyoruz ama şarkılarda altyazı yok. Bunun nedenini de Özcan Alper şarkıların Türkçesi’ni anlattıktan sonra anlıyoruz. Şarkılar duruma o kadar uygun ki, anlamasanız bile anlarsınız zaten diyor. En son olarak Türkiye’de gösterilmesini istediği film tipine örneği “Hunger” olarak veriyor. Benim de aklıma Tony Scott’ın 1983 yapımı ilk filmi “The Hunger” geliyor, biraz şaşırsam da “Tony Scott ilk filminde Hunger’ı yaptı, sonra çok farklı mecralarda gördük kendisini, sizin bundan sonraki mecranız ne olacak” diye soruyorum. “Tony Scott çekmedi ki o filmi” diye yanıtlıyor. “Steve McQueen çekti” diyor Onur Saylak. “Ama Steve McQueen’in yönettiği film yok ki” demiyorum tabi. Gelip eve internetten bakıyorum. Film 2008 yapımı. İsmi sadece “Hunger.” Yönetmeni Steve McQueen (III) olarak geçiyor. Çakma Steve McQueen. Bunu öğrenip düzeltmek için tekrar Özcan Alper’e dönüyorum. Ama ortada yok, evimdeyim zira.
Son tahlilde güzel bi film izledikten sonra, yönetmeninin ve oyuncusunun da bu hallerini görünce, zihnime güzel harflerle yazılıyor sonbahar. Ben bu satırları yazarken de yönetmen başka bir gösterime yetişmek için Havalimanına doğru yol alıyor. Sabah 5’te uçağı olmasına rağmen geceyarısına kadar sorularımızı cevaplayan Özcan Alper’e teşekkür, hala izlememiş olan Türk sinema seyircisine ise tavsiyelerimle…
Charles H Duell
Son Yorumlar