Posted by: nihilanth on: Mart 3, 2009

Sinefil Röportajları serisi, farklı meslekleri olan ancak ortak olarak film izlemeyi çok seven insanlarla devam ediyor. Bu seferki konuğum Almanya’da okuyan ve aynı zamanda bir sinemada makinist olarak çalışan, Sinema Dergisi’nde, eski Sinemafanatik’te ve Sinema Defteri’nde yazılar yayınlanmış Ferhat Neptun. Kendisine has hazırladığım sorularla yine dolu dolu bir röportaj sizleri bekliyor..
1 – Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?
İsmim Ferhat Neptun. 26 yaşındayım. Almanya’da yaşıyorum, okuyorum, çalışıyorum. Aklıma çok fazla bir şey gelmiyor şu an söyleyecek kendimle ilgili. Genel olarak da pek gelmiyor. Bu soruyu çabuk geçelim dilersen.
2 -Peki.. Sözlükte sinema üzerinde yazdığın entry’ler daha çok 2002 yılına aitti.O yıllardan bugüne sinema anlayışında neler değişti, eskisi kadar vakit ayıramıyor musun yoksa başka bir sebep mi var?
Valla benle alakalı sebepleri de var, Ekşi Sözlükle alakalı sebepleri de var. Benimle alakalı olanlar şöyle: 2002 yılında daha çok sinemaya gidiyordum, güncel filmleri daha çok takip ediyordum. Ama şu an yaklaşık 5 senedir bir sinemada makinistlik yapan biri olarak diyebilirim ki; sinemaya gitmekten hoşlanmıyorum. Hani fastfood zincirlerinde çalışan insanlar perde arkasında dönen işlerden bahseder, yemeklerin ne kadar iğrenç koşullarda hazırlandığını anlatıp “O gün bugündür, orada yemek yemem!” derler ya. Belki benzeri bir durumdur. Bir sinemada çalışan işçi olduğumdan beri, sinema seyircilerine müthiş uyuz olmaya başladığımı fark ettim. Patronun pintiliğinden çıkan teknik problemi makiniste maledip şikayet eden ve “kötü koşulları kuzu gibi kabullenen o sürüden” olmadığı için bilinçli tüketiciliğiyle gururlanan, bilinçli tüketiciliğinin hırsını kasada üç kuruşa çalışan zavallı kızcağızlardan çıkaran tipler. Gece 23 seansına kimsenin olmadığı bir salona yalnız başına giren ve hakkaten de sokakta görsem korkacağım freakler (bazen acaba ben de mi eskiden gece seansına tek başıma girerken sinema çalışanlarına öyle ucube gibi gözüküyordum diye düşünmüşümdür sık sık). Yanlış filme yanlış sebeplerle giren insanlar: mesela Hollywood filmlerine burun kıvırıp, hakkaten en vasat Hollywood formülleriyle yapılmış bir İskandinav filmine sırf Hollywood’dan gelmiyor diye “sanat filmi” gözüyle bakıp sinemaya doluşan yaşlı kadın öğretmenler (“İskandinavya çok soğuktur. İnsanları da birbirine soğuk ve mesafelidir. Sonra bir gün Arjantinli bir akordeon üstadı gelip bir tango kursu açar. Kasaba önce mesafeli olsa da, bu soğuk İskandinavlar bu sıcak müziğin tınılarında hayatı ve tutkuyu tanımaya başlarlar.” Bir tane daha böyle film özeti okursam kusacağım). Bunun bir dünya hali olduğunu söyleyecek değilim; Türkiye’ye geldiğim zaman sinema açısından çok daha uyanık bir gençlik olduğu hissine kapılıyorum. Ama arada acaba bu kitle birbirini çektiği için mi böyle kalabalık görünüyor, büyük şehir hayatının bir sonucu mu diye de düşünüyorum. Sinemanın durumu konusunda yaşadığım ufak şehir mi yoksa İstanbul mu daha güvenilir veriler sunuyor emin değilim ama, buranın seyircisi insanda Thomas Bernhard olma isteği yaratıyor.
Lafı uzattım, sorunun benle alakalı kısmına cevabım şu: Sinemaya çok az gittiğimden dolayı güncel filmleri takip etmiyorum, kendi bulduğum filmleri izliyorum. Kendi bulduğum filmin sözlükteki başlığına baktığım zaman bir entri göremiyorum genelde. Sonra “yazsam pek ilgilenen olmaz herhalde” diye düşünerek yazmaktan vazgeçiyorum. Budur.
Sözlükle ilgili kısmına gelirsek: Sözlük fazla büyüdü, fazla hızlandı. Eskiden yazdığına bir rezonans alma, bir tartışma başlatma ihtimali yüksekti. İnsan muhataplarını tanıyor gibiydi, hiç konuşmamış olsan da bir göz aşinalığı diyelim. Şu an kalabalık bir başlığa entry girdiğin zaman birkaç dakika içerisinde kayboluyorsun. Ciddi bir diyalog kurmak zor. Nerede çokluk orada bokluk sanırım.
-Mesleğin olan makinistlik konusunda başka söylemek istediklerin var mı? Yaşadığın ilginç şeyleri paylaşabilir misin?
Anlatabileceğim neler var bilemiyorum, her meslek gibi bir meslek işte. Bundan evvel üç salonlu, büyük bir sinemada çalışıyordum, üç salondan da ben sorumluydum. Şu anda o sinema kapandığından dolayı bir aydır başka, daha ufak bir sinemadayım. Arada sırada kopan filmi yapıştırmak dışında maceralarım yok, o kopan film muhabbeti de, Almanya’da seyircilerin makiniste seslenme alışkanlığı olmadığından ve makinist odasının seyircilere zaten çok uzak olmasından dolayı çok renkli değil. İnsanlara bön bön bakmak için ideal bir yerdi ilk çalıştığım sinema: ben hiç kasada bulunmadığımdan, dolayısıyla seyircilerle kontakt halinde olmadığımdan, filmi takıp kasaya indiğim zaman bön bön bakıyordum etrafa, insanlara. Uzun uzun bakınca, sinema seyircilerinin nasıl da belli tipolojilere sahip olduğunu gözlemleyebiliyorsun. Kimin neci olduğunu hızla çözüyorsun. Müşteri bir kasanın önüne geldiğinde kendisine hizmet eden kişiyi pek düşünmez. Hayatını sadece bir yerlerde müşteri olarak geçiren insanlar, hizmet sektörünü içinden yaşamamış olanlar bunu muhakkak tecrübe etmeli kanımca. Yani şunu bilin: aklı başında bir insansanız ve hizmet sektöründeyseniz, müşteriyle birebir kontağınız varsa, karşınızdaki kişi kendini dünyanın en sempatik insanı zannetse bile, içten içe uyuz olursunuz. Bir müşteri olarak bir yere girip çıktığınızda, çok normal davrandığınızı düşündüğünüzde bile şunu aklınızda bulundurun: oradan çıktığınızda çalışanlar arkanızdan dalga geçecektir büyük ihtimalle. Bunun çok makul bir sebebi olduğunu düşünüyorum: siz orada, kasada iş arkadaşınızla birlikte senelerden beri duruyor, birbirinizi artık kişisel olarak tanıyorsunuz. Birbiriniz için “x bey, y hanım” değilsiniz. Karşınıza çıkan müşteri ise, sizi bir müşteri/ satıcı ilişkisi içerisinde tanıyor. Hele ki satıcı pozisyonundaki kişi “tezgah arkasında duran herhangi düşük maaşlı biri” ise durum daha fena. Bildirdiğiniz her şikayet, arkadaş canlısı olma namına yaptığınız her espri, duruşlarınız, mimikleriniz, söyledikleriniz, kelime seçiminiz: emin olun daha evvel hepsini başkalarında da defalarca gördü o kasada çalışan. Sizin orijinal, size ait zannettiğiniz şeyler o kasada günbegün ayrı ayrı insanlar tarafından tekrar tekrar karşısına çıkıyor insanın. Ve mesleğimle ilgili, mesleğimin bana öğrettiği bir şey varsa, sanırım makinistliğin teknik yanından ziyade bu oldu: kendini orijinal zanneden kopyaların komikliği. Bu sebepten artık ne zaman bir yere girsem, kasada çalışan insana verebileceğim rahatsızlığın en azını vermeye çalışıyorum. Bir şikayetim olduğunda bunu olabilecek en ezik şekilde dile getiriyorum. Makinistlikle ilgili romantik hikayeler anlatmadığım için kusura bakmayasın. Bu konu açılınca nefret söylemine geçiyorum hemen, ama makinistlik eğlenceli bir meslek, çok gülünen bir iş, çok sohbet edilen bir iş, eğer işin teknik kısmına hakimseniz ve arızalarda eliniz ayağınıza dolaşmıyorsa gerilimsiz, rahat bir iş. Seyirciler olmasa daha iyi olabilirdi.
3 – Bir önceki röportajım Grapes of Butcher ileydi, sözlükte sinema kavramları üzerine çeşitli başlıklarda yaptığınız tartışmalarınız hakkında söylemek isteklerin varsa, cevap olarak alabiliriz.
GoP ile tartışmalar sanırım verimliydi, en azından şu açıdan: filmler hakkında uzun uzadıya akademik analizler var. Filmler hakkında sinemaseverlerin film kalitesi beyanatları var, “muhteşem bir senaryo”, “büyüleyici bir film” gibi, filmler ve başka şeyler hakkında tartışmalar var, genellikle seyri iki kişinin birbirine “ayar vermesi” çabasıyla ilerleyen. Biz GoP ile danışıklı dövüş halindeydik tartışırken, belli oluyordu da sanırım. O açıdan işin o sataşma, dalaşma kısmını ciddiye almadan filmler hakkında fikir ayrılıklarını üşenmeden yazıyorduk. Bu iyiydi sanırım. Yani oturup bir film hakkında iki insan ciddi fikir ayrılıklarına düşüyorlar ve konuşuyorlar uzun uzun. Ha içeriğe gelirsek, GoP’nin röportajını okuduktan sonra şöyle bir baktım eski tartışmalara, pek zavallı argümanlarım olmuş yer yer. Ama eğlenceliydi nihayetinde. Kendisini fazla yıprattığımdan şu sıra sinema entrysi girmeye pek cesaret edemiyor. Hayatta en büyük özelliğim karşımdakini yıpratmaktır.
4 – Bir filmin ya da bir filmdeki sahnenin, karakterin sinema tarihine geçmesini sence sağlayan nedir? Filmin geniş kitlelerce tanınmasının etkisi büyüktür elbette ancak sanırım bir özdeşleşme, dönemi yansıtma da söz konusu? bu durumda günümüzde seyircinin özdeşleşeceği ve belki 50 yıl sonra bugün Gone with the wind’dan, Casablanca’dan bahsedildiği gibi bahsedilecek filmler hangileri olabilir?
Bir olay, fenomen, olup bittikten sonra “ben demiştim” diyen çok oluyor. Bu finans krizi gibi mesela. Veya Sovyetlerin çökmesi gibi. Ama esasen kimse pek öngöremiyor. Casablanca’nın çıktığı yıl bu filmin seneler sonra konuşulacağının tahmin edildiğini sanmıyorum: nitekim yanlış bilmiyorsam, kült statüsüne yıllar sonra 1960′larda, yeniden keşfedildikten sonra kavuşmuştu. Sinema tarihine geçen filmlere şöyle bir baktığın zaman ilk dikkat çeken de, sinema tarihine geçme zamanlarının çekildikleri tarihten çok sonra olması belki de, genel olarak. Şu kesin: iyi, çok iyi bir film olması yetmiyor. 1970′ler Amerikan sineması çok iyi filmlerle dolup taşan bir dönem. Veya çok meşhur kimi yönetmenlerin daha az meşhur filmleri var, çok meşhur filmleri kadar iyi olan. Hani örnek verelim: Fellini’nin ilk dönem filmleri çok iyidir, veya Pasolini’nin. Yeni Gerçekçilik döneminden bahsediyorum.

Fakat özellikle Fellini “La Dolce Vita” ile en olgun, en kendine özgün sinemasına geçiş yapar. Şimdi misal o ilk dönem filmlerini düşünelim, “İl Bidone”, “La Notti di Cabiria” falan feşmekan, bu filmleri çeken isim daha sonra “La Dolce Vita”yı çeken adam olmasaydı, bu filmler çok daha meşhur olurdu sanırım. Yani bir filmin şöhreti sadece filmin iyiliğiyle alakalı değil, bunu biliyoruz. O zaman da şunu görüyoruz: sadece filmin kalitesi değilse mesele, o zaman o kadar fazla etken işin içine girer ki, kural kanun aramayalım daha iyi.
Bizim zamanlardan geleceğe kalacak filmler nelerdir? Ben buna anca şöyle cevap verebilirim galiba: bundan 20 sene sonra ben hangi filmleri tekrar izlemek veya araştırmak isterim? Gördüğüm kadarıyla şu sıra çok uzun zamandan beri, zannediyorum 1980′lerdeki İngiliz sinemasındaki hareketlenme ve 1990′ların ironik Amerikan bağımsız sinemasından beri böyle bir “dalga” hissi veren bir şey yok sinemada. Fakat hem bağımsız Amerikan sineması hem de İngilizler bir dalgadan ziyade bir furyayı andırıyordu zaten, bir bütünlüğe sahip değildi. Bir Nouvelle Vague, bir British Free Cinema veya Neue Deutsche Film olmadığına göre uzun zamandır, sinemada öyle yerel hareketlenmeler artık pek olmaz hissim var. Bugün “yeni” gelen bana: Haneke Fransa’da, Danny Boyle Hindistan’da, Ben Hopkins Türkiye ve Azerbaycan’da, Tom Tykwer ABD’de, Wong Kar Wai New York’ta, böyle bir durum var sanki. Global yönetmen, global film. Merkezden çevreye, çevreden merkeze dolanan yönetmenler ve oyuncular filan. Hangi filmler öne çıkar 20 sene sonra bilemem ama acaba bizim dönemimizi karakterize eden bu olabilir mi diye düşünüyorum. Veya böyle bir yöne doğru mu ilerliyoruz acep diye kendime soruyorum.
5 – Yeni keşfettiğin, yeni kaynadığın yönetmenler ya da ülke sinemaları ya da bir film türü var mıdır diye soralım ?

Christian Petzold
Christian Petzold, Romuald Karmakar, Christoph Schlingensief gibi Alman yönetmenler var. Özellikle Petzold, Hitchcockvari psikolojik gerilim hikayeleriyle Antonioni’vari sıkıntıları pek iyi kaynaştırıyor. Arnaud Desplechin’ı ben yeni keşfettim sayılır, tek filmiyle, Rois et Reine. Robert Altman, Woody Allen havası vardı, çok başarılıydı, diğer filmlerini merak ediyorum.
6- Daha önce sinema yazarlığı da yaptın zannediyorum, nerelerde yazdın, hala yazmaya devam ediyor musun?
Bir süre Sinema Dergisi’nde film tanıtımları yazdım, bir tane de eleştiri yazısı yazmıştım. Gündeme uzak kaldığım ve Türkiye’de olmadığım için devam ettiremedim.
-Peki profesyonel ya da hobi amaçlı eleştirmenliğe devam etmeyi düşünüyor musun?
Türkiye’de tanıdığım, arkadaşım olan eleştirmenlere filan bakınca şunu görüyorum: o iş ilk bakışta gözüktüğünden çok daha fazla disiplin gerektiriyor. Birincisi gündemi çok sıkı takip etmeniz gerekiyor, gündemden kastım sadece vizyondaki filmler değil; dünya festivallerinde neler dönüyor, “yeni” olan nedir? Dergiye veya gazeteye tam gereken karakter sayısında yazıyı yetiştirmek zorundasınız. Yazınız, izlediğiniz film kötü olsa bile ilginç olmak zorunda. Eleştirmenlerle ilgili böyle “film izleyip para kazanıyorlar, ne güzelmiş kardeşim!” tarzı bir algı var. Şunu göremiyorlar sanırım: eleştirmenler olmasa, dünyadaki aşırı film arzının altında boğulup kalacaklar. Hani sinemayla ilgilenmeyip yoldan geçerken filme girenlerden değilseniz, sinemayla azıcık ilgileniyorsanız, okumasanız bile eleştirmenlerin çok kaçınılmaz bir fonksiyonu olduğunu ve bu fonksiyonun filmler hakkında keyfi görüş bildirmekten ibaret olmadığını, adamların ve kadınların her gün piyasaya çıkan onlarca filmi bir süzgeçten geçirerek, bir gazete/dergi sayfasına sığdırarak bizde kuş bakışı bir sinema endüstrisi resmi yaratmayı becerdiklerini teslim etmemiz lazım. Ben o işi yapabilecek şartlara sahip değilim, yurtdışında olmam dolayısıyla. Kaldı ki böyle kalkıp kafana göre keyfi film izlemekten daha fazla birikim gerektiriyor, Fatih Özgüven, Engin Ertan gibi eleştirmenler ciddi akademik disiplin almış, literatüre hakim insanlar. İyi bir film izleyicisi olmanın kafi olduğunu sanmıyorum.
7 – Global ekonomik krizin, sinema endüstrisine ve filmlere nasıl yansıyacağını düşünüyorsun?
Ne bileyim sanırım film finansmanında zorluklar yaşanacaktır, kredi alma konusunda? Bu da kısa vadede hangi oyuncunun/yönetmenin gişesi daha emniyetli gözüküyorsa onların işlerini daha rahat yapacağı ve sektörde genel olarak daha az risk alınacağı manasına gelir herhalde. Fakat sinemada işin ekonomik kısmı, saf ekonomik mantığın çözemeyeceği kadar gizemli. Bir filmin finansmanını yaparken elle tutulur ve riski azaltacak kıstaslar arıyorlar. Bu, özellikle son 5-6 senede filmlerin gitgide film sektörü dışından para almasıyla daha fena hale geldi, Hollywood’da. Şimdi burun kıvrılsa da şurası kesin: “Titanic” gibi bir film bugün Hollywood’da yapılamaz. Kimse, az tanınan iki oyuncuyla batacak bir geminin hikayesini bu kadar pahalıya çekme riskini almak istemez, çünkü parayı akıtanlar eskisi gibi sektörün içinden değil, James Cameron ismi tek başına yetmez. Bir nebze Yeşilçam’daki gibi: parayı yatıran, parasını faiziyle geri alacağını bilmek istiyor fakat bir filmi gişede başarılı yapan unsurların “risk”ten geçtiğini pek bilemiyorlar. Dolayısıyla bir oyuncunun, yönetmenin potansiyeline değil, cvsine, hangi filminin ne kadar gişe yaptığına bakıyorlar. Fakat ekonomik krizin uzun vadeli bir etkisi olacağını zannetmiyorum açıkçası. Fazla esnek, kendini değiştirmeye, geliştirmeye, şartlara uyum sağlamaya, yeni yollar bulmaya en alışkın endüstrilerden birisi nihayetinde, bahsettiğimiz.
8 – Çok büyük bir bütçen var ve hayranı olduğun ancak son zamanlarda pek film çekmeyen bir yönetmenin sırf sana has bir film yapmasını istiyorsun. Bu filmi dünyada ilk izleyecek kişi sen olacaksın. Seçeceğin yönetmen kim olurdu ve ondan nasıl bir film beklerdin?
Ölü bir yönetmen seçebilir miyim? Billy Wilder’ın “Sultan Hamid düşerken” isimli Nahid Sırrı Örik romanını uyarlamasını isteyebilirdim mesela. Veya David Lean’in Kemal Tahir uyarlaması ilginç olurdu, “Yorgun Savaşçı” veya Esir Şehir üçlemesi filan gibi. Angelopoulos’un, Yunan tarihi ve siyasetini filmlerine katık ettiği şekilde Türkiye Cumhuriyetine de girdiği bir yol filmi çok ilginç olabilirdi.
9 – Sinemada kadın yönetmen eksikliğini neye bağlıyorsun?

İda Lupino
Şuna bağlayabilirim sanırım: Fransa’da Germaine Dulac filan var, yani daha sinemanın ilk dönemlerinde yeni, keşfe açık, heyecan verici bir medium, sanatsal amaçlar için bir araç olarak görüldüğü yerlerde durum farklıdır. Ama Hollywood’a baktığımız zaman, ilk çıkış zamanlarına, bir endüstri görüyoruz. O dönemin, sesli filmin ilk dönemlerinin hikayelerini okuyunca, hani Hawks’un, Ford’un filan; şöyle bir resim ortaya çıkıyor: Tiyatro, yani oyuncular ve yönetmen arasındaki etkileşimin kuvvetli olduğu bir yerken, sinema ise daha teknik sorunlarla ve jargonla dolu bir yer. Misal o dönemin yönetmeninin set ekibiyle beraber çalışmasına çok benzeyen bir mühendis/teknisyen çatışması vardır. Şirket şantiyeye mühendis gönderir, teknisyen, “okullu” mühendisi önce bir dener, işine karışılmasından hoşlanmaz, otoritesini kabul etmez. İşi bilmediğini göstermeye çalışır. Kendini ispatlamak üstüne kurulu bir gerilim vardır. Bir hiyerarşi meselesi vardır. Otorite mühim bir soru haline gelir. Hollywood’un bu ilk dönemlerinden anlatılan anekdotlar genellikle bir yönetmenin ne kadar alikıran baş kesen olduğuyla alakalıdır. Zannediyorum bu “bir fabrika/şantiye olarak film seti” durumu çok erkek egemen bir atmosfer yaratıyor ve kadın da geleneksel rolü içerisinde burada kendine otoriter bir rol bulmakta zorlanıyor. Misal ilk kadın Hollywood yönetmeni diye bildiğim İda Lupino’nun yönetmenliği iyi de, kendini ispatlamak için neler çekti ve nasıl bir tavır takınmak zorunda kaldı merak ediyorum. Bu vaziyet günümüzde epeyce düzelmiş gibi: başarılı kadın yönetmen, çok şükür ülkemizde de bol bol var. Ama film seti dediğin hala bu tarz horozlanmalarla, kendini ispat retoriğiyle dolu bir yer. Hani olay filmcilerin “ben kadın sözü dinlemem arkadaş!” inadından, böyle bilinçli şovenist, erkek egemen bir tavrından çok, bir film setindeki dinamiğin, ilişkilerin, gerilimlerin bir ego gösterisi formunda vuku bulmasından kaynaklanıyor sanırım. İnsanlar “neden kadın mühendis yok?” diye pek düşünmüyor, bu ambiyansın farkında olduklarından. “Neden kadın yönetmen yok?” gibi sorular daha çok soruluyor, sonuçta artık yönetmenliği “sanatçılık” olarak görüyoruz, sanatçılık “duyarlılık” işi, ortada çok kadın yönetmen yoksa bunun alakasını merak ediyoruz. Fakat işte böyle bir yanı da var sanırım bu işin. Emin değilim. Attım.
-Peki kadın’ı sinemada en iyi yansıtmış yönetmen sana göre hangisidir? Ve/veya hangi yönetmenin kadınları senin daha çok hoşuna gitmiştir?

Julie Christie
Russ Meyer? Bilmem ki? Kendilerini kadınları yansıtmakla yükümlü gören yönetmenlerin yer yer ergen hassasiyetlere sahip olduğunu düşünmeden edemiyorum ben. Öyle çok gender’cı, feminist bir bakış açım olmasa da, kadınları çözülmesi gereken bir gizem olarak nesneleştiren yönetmenlerin ve sanatçıların hayatta yapacak daha iyi işleri olmadığını düşünüyorum aslen. Bu tarz yönetmenlerin, misal biraz Godard, biraz Bergman, bayağı Antonioni, bunların çok çok iyi olduğunu tartışmam. Fakat eserlerinin o boyutu beni pek açmıyor. Onun dışında? Yasujiro Ozu’nun filmlerinde çok cici, hanım hanımcık kızlar var, birini alıp evlenmek istiyorum. Yönetmenlerden ziyade kadın oyuncular sayabilirim galiba. Julie Christie’yi hangi filmde görsem coşuyorum.
10: Farklı ya da kışkırtıcı bir film yapabilmek için sence yönetmenin de biraz kaçık olması mı gerekiyor?
Valla onun işle ilgili bir yanı vardır herhalde. Kendiliğinden kaçık birinin yönetmen olabileceğinden emin değilim. Yani “ben kaçığım, demek ki yönetmen olabilirim!” diye düşünmek veya yönetmen olabilmek için garip garip davranmaya başlamak yönetmen olmak isteyen genç insanları yanlış yöne götürebilir. Ama şöyle bir durum kesinlikle var: bugüne kadar filmlerine hasta olduğum yönetmenlerin ne zaman bir röportajını okusam, konuşan kişiyi antipatik buldum, gerçek hayatta tanışmanın bir kabus olacağını düşündüm. Sadece Fassbinder, Kubrick gibi aşırı örneklerden de bahsetmiyorum. Geçende filmlerini eğlenceli bulduğum JJ Abrams’ın bir röportajını izlerken, adamın ne kadar yorucu bir gevezeliğe sahip olduğunu gördüm. Tarantino mesela: adam o kadar çok konuşuyor ki, Los Angeles’ta videocuda çalıştığı dönemlerde bana bir film tavsiye etmek için yanıma yanaştığı kabuslar görüp kan ter içerisinde uyanıyorum.
Bir film yönetmeni finansal kaygılardan oyuncularla diyaloğa, zaman baskısından kameranın koyulacağı yerin seçimine, filminin yazımından tanıtımına kadar geçen süreç içerisinde binbir role girmek zorunda. Yazıp yöneten bir adam düşünün: Odasında durup tek başına yazıyor, yalnız başına: sanatçı, yaratıcı yalnız adam. Senaryoyu bitirip odasından çıkıyor: senaryosunu kabullendirme, oyuncu ve yapımcı ve finansör ikna etme derdindeki bezirgan. Çekimlere geçiyor: otorite figürü, patron, kararlardan sorumlu, işlerin pürüzsüz ilerlemesini sağlayacak adam. Bir politikacı gibi, diplomat gibi oyuncular, set ekibi, yapımcı arasında dert anlatan, dert anlayan, sorun çözen adam. Filmin bütününü düşünmek zorunda olan ama aynı zamanda tek bir planın çekimi için kameranın nereye konulacağıyla ilgili kararını vermek zorunda olan, o an yaptığı işlemiyorsa başka bir çözüm bulmak zorunda olan adam. Filmin tanıtımı: gazetelere röportaj veren geveze adam, reklam yapan, kendini ve filmini satmak zorunda olan adam, spot ışıkları altındaki adam. Böyle bir işle meşgul isen, birtakım garipliklere sahip olman kaçınılmazdır sanırım. Ve belki de filmin kalitesiyle yönetmenin kaçıklığı arasındaki bağlantı, yönetmenin işine ne kadar angaje olduğuyla, dolayısıyla ne kadar “kaçırmak” zorunda kaldığıyla alakalıdır diye atabiliriz. Attık!
Cevapların için çok teşekkürler.
Mart 8, 2009 3:45 am
Guzel bir roportaj olmus. Elinize saglik.
Ida Lupino’dan once Holywood’da Lois Weber, Ida May Park ve Dorothy Arzner gibi basarili kadin yonetmenler vardi.