Posted by: nihilanth on: Nisan 3, 2009
Sinefil Röportajları serisinin bu ayki konuğu sinema yazarlığı, kurguculuk ve senaristlik gibi bir çok alanda görevleri olan Ali Ercivan. Takip edenleri, onu çeşitli sinema forumlarından walkabout olarak da tanıyor. Sinema eğitimi alarak eleştirmenliğini sürdüren Ali Ercivan ile çalışmalarından, yerli yapımlardan, geçtiğimiz Oscar töreninden ve kişisel film zevkinden konuştuk. Her zamanki gibi kendisine has sorularımız ve Ercivan’ın cevaplarıyla satır aralarında dikkat edilmesi gereken noktaların olduğu güzel bir röportaj çıktı..
1- Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?
1976 doğumluyum. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sinema-TV bölümünü bitirdim. Bilgi Üniversitesi’nin aynı bölümünde de yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Sinema yazarlığı yapıyorum ama esas mesleğim bu değil. Öğrenimim süresince herhalde 40 kadar kısa filmin montajını yaptım. 2003 yılından beri de televizyon alanında kurgucu olarak çalışıyorum. Ayrıca son iki yıldır bir senaryo grubunun parçası oldum. Birkaç dizi deneyiminden sonra, en son bir uzun metraj sinema filminin senaryosunu yazdık. Şu an Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği bekliyoruz. Ama her şekilde yapımcımız filmi bu yaz çekmek niyetinde. Buna rağmen halihazırda hayatımı montajdan kazanmaya devam ediyorum.
2- Beyazperde’de ne kadar zamandır çalışıyorsun. Film kritiği yazmak dışında üstlendiğin bir görev var mı?
Beyazperde’ye, bir arkadaşım vasıtasıyla, 2003 yılının sonunda Altın Küre ödüllerine dair bir değerlendirme yazısı yazmıştım. Daha öncesinde sitenin bir kullanıcısıydım (sanırım on yıldır “walkabout” nickiyle çeşitli sinema forumlarında yer aldım) ve o dönemki ekip benim yorumlarımı özellikle takip eder, beğeniyle okurmuş. Bana yazar kadrosuna dahil olmamı önerdiler. 2004 Ocak ayında Taylan Biraderler’in Okul filmi için ilk eleştirimi yazdım. O günden beri yazmaya devam ediyorum. Arada çeşitli yönetmenlerle röportajlar yaptığım, bazı dosyalar ve kimi zaman muhabir gibi çalışıp haberler hazırladığım oldu. Ama son dönemde sadece film kritiği yazıyorum. Bir de Oscar vb. ödüller hakkında değerlendirmelerim oluyor yeri geldiğinde.
3- Ülkemizde vizyona giren her filmi izleme fırsatın oluyor mu? Yoksa seçtiğin bazı filmleri mi tercih ediyorsun sadece?
Beyazperde’de genelde Türk filmleri üzerine yazıyorum. Hem bu sebepten hem de iyi kötü bu piyasanın içinde olduğum için vizyona giren yerli filmlerin hemen hepsini izliyorum. Zaten biraz da bu sebeple, geçtiğimiz aylarda Beyazperde’de yeni bir uygulamaya ön ayak oldum. Artık her yıl sonunda yerli filmler için kendi değerlendirmemizi yapacağız. Bir ödül verecek değiliz ama umuyorum ki siteden daha çok yazarın da katılımını sağlayıp bir eleştirmen grubu gibi kendi en iyilerimizi belirleyeceğiz.
Yerli filmler dışında, vizyona giren ve önemli gördüğüm her filmi izlemeye çalışıyorum. Ama hiçbir şeyi kaçırmayayım diye bir çabam yok.
4- Yazdığın eleştirilerde Türk sinema seyircisine, yapımcılara ve Türkiye’deki dağıtımcılara teessüflerin dikkat çekiyor. Bu konuda söylemek istediklerin nelerdir?
Başından beri yazarken elimi hiç korkak alıştırmadım. Arkadaşlarıma bir filmle ilgili görüşlerimi nasıl anlatıyorsam, yazılarımda da benzer bir üslubu yakalamaya çalıştım. Beyazperde popüler bir sinema portalı. Ciddi analizlerden ziyade, rahat okunacak kritikleri onlar da tercih ediyorlar.
Bunu yaparken, fikirlerimi açıkça ifade etmekten de hiç çekinmedim. Son dönemde sinemamızda bir canlanma var; ama buna rağmen, ortaya çıkan filmlerin çoğuna baktığınızda, yeterince sinema bilmeyen, sadece hevesli veya kendini ispat etme çabasında birçok sözde sinemacının ortalıkta cirit attığını görüyorsunuz. En başarılı isimlerse hep daha modern, yer yer deneysele yakın duran, “auteur” işleri yapıyorlar. Beyazperde’nin editörü Serdar Kökçeoğlu, geçtiğimiz günlerde Gölge filmi için yazdığı yorumda “Türk sinemasındaki çağdaş atılımın, henüz güçlü bir klasik sinema ortaya çıkmadan gerçekleştiği söylenebilir” demiş. Aynı şekilde düşünüyorum. Henüz klasik sinemada rüştünü ispatlayamamış, sinemanın abc’sini öğrenememiş ama bir an önce şiir yazmaya hevesli bir sinemacı nesli var ortada. Hevesliler ve belki çok film seyretmişler. Ama sinemacı olmak için bunların yetmediğini görmüyorlar. Bazısı yenilse de güreşmeye doymuyor.
Ve bu filmlere para yatıran yapımcılar, hatta bunları izleyip beğenen seyirciler var. Çünkü onlara daha iyisini sunan yok. Tabii ki çokça film yapılsın, üretim canlansın. Ama herkes durduğu yeri bilsin. En son Umut diye bir Türk filmi vizyona girdi. “Türkiye’nin en çarpıcı 2. draması” gibi bir iddiayla. Yönetmene birincisi kim diye sorduğunda, “Aslında bir numara benim filmim ama öyle demek istemediğim için, tevazu gösterip ikinci diyorum” cevabını alıyorsun. Adam Yurttaş Kane çekmiş sanırsın. Filmi henüz izleyemedim ama senaryosunu okuma şansım oldu; ciddiye alınır hiçbir tarafı yok. Ama işte para da buluyor, bu kadar tanıtımı da yapılıyor ve neticede iki yüz bin küsur kişi de izlemeye gidiyor. Ve bir kısım izleyicinin beğenisi o kadar gelişmemiş, incelmemiş ki hayran bile kalıyorlar ortaya çıkan işe. Bu şartlarda sinemamız nasıl gelişsin.
Ortak bir Türk sineması dili oluşturmaya çalışan, “auteur” sinemacılarımız ise çoğunlukla başka ülke sinemalarından veya yönetmenlerden etkileniyorlar, dış referanslardan besleniyorlar bana göre. İran sineması, Rus sineması vs… Ben çoğunun sinema dilinde bu topraklara ve kültüre ait nitelikler göremiyorum. Bir örnek, çok sevilen Beş Vakit. Klasik müzikle döşenmiş, kimsenin gerçek köylüler gibi davranmadığı bir köy filmi. Fazlasıyla stilize. Çok iyi çekilmiş, güzel bir film ama o kadar yabancı ki ben de yabancılaşıyorum. Seyirci zaten uzak duruyor bu filmlerden… Zamanında İran’ın, şimdilerde Romanya’nın yaptığı gibi, yurtdışı festivallerde ortak karakteristik özellikleriyle dikkat çeken bir Türk sineması dalgası oluşturmaya çalışıyorlar. Bu yerel bir sinema dili oluşturmakla aynı şey değil bence.
Bana çeşitli filmlere yaptığım eleştirilerden ötürü internet üzerinden hakaret eden çok oldu. Hani çoluk çocuğu ciddiye almaz, geçersin. Ama basbayağı kötü bir film olan Kadri’nin Götürdüğü Yere Git için, normalde yazdıklarım kadar sert de olmayan bir eleştiri kaleme aldım ve Cem Özer saldırgan bir üslupla cevap yazdı; Facebook’tan hakaret mesajları aldım falan… Zamanında Küçük Kıyamet için yazdığım eleştiriyi o dönem Beyazperde’nin editörü siteye koymamıştı; çünkü Taylan Biraderler’le arkadaşlığı vardı. Filmin senaristi Doğu Yücel, bir arkadaşımı arayıp yazıyı kaldırmamı bile söylemişti; ki sert ama hep yapmaya çalıştığım gibi somut yorumlara dayanan bir yazıydı. İnsan kendini dev aynasında gördü mü bir kere, eleştiriye de katlanamıyor işte. Ben, piyasada bir sürü insanla papaz olma riskine rağmen, hala düşündüklerimi açık açık yazmaya, lafımı sakınmamaya devam ediyorum.
5- Sinema ile ilgili yazarlık dışında ilgilendiğin alanlar varsa söz eder misin? Bu alanda gelecekte yapmak istediğin projeler var mı?
Yukarıda da bahsettiğim gibi, sinema eğitiminden geldiğim için, ben de bir şeyler üretmenin peşindeyim. Televizyona yönelik işlerle para kazanıyoruz. Ama sinema projelerine devam etmeye de çalışacağız. Yüksek Lisans tezimi bir uzun metrajlı sinema filmi senaryosu olarak hazırladım. Yani elimde bir projem var. Üzerinde biraz daha çalışmak istiyorum. Belki sonra gerçekleştirmeyi deneyebilirim. Uzun zamandır uzak kaldığım için, yeniden kısa film çekmek de istiyorum. Hazır bir senaryom ve birkaç öyküm var. Önümüzdeki dönemde onları hayata geçirmeye çalışabilirim.
- Senaryonun konusundan biraz bahseder misin? Belirlediğin isimler var mı? Kimlerle çalışmak isterdin?
2002 sonlarında, modern ve bağımsız bir Dr. Jekyll & Mr. Hyde uyarlaması yazmak için yola çıkmıştım. Zaman içinde gerçekten de bu referansla pek bağım kalmadı ama teması hala insan karakterindeki, ruhundaki ikilik olarak özetlenebilir herhalde. Belirlenmiş bir isim yok; bu projede daha çok genç oyuncularla ve yeni yüzlerle çalışmayı tercih ederim herhalde. Ama henüz o aşamaya dair planlar yapmak için erken.

Filmin Son Vizyon Tarihi 29 Ekim 2009 Olarak Kararlaştırıldı
6- Yakın dönemde merakla beklediğin yerli ve yabancı yapımlar nelerdir? Ek olarak, okurların dikkatini çekmek istediğin yerli yabancı yönetmenler hangileri ?
Merakla beklediğim yerli yapımlar arasında, Levent Semerci’nin Nefes’i ilk sırada. Uzun zamandır üzerinde çalışıyor ve filmin vizyonu da sürekli erteleniyor. Fragmanları çok etkileyiciydi. Filmi de görmek için sabırsızlanıyorum. Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan gibi sinemacıların da bundan sonraki adımlarını merak ediyorum doğrusu. Özellikle Demirkubuz’un bir dönem filmi olan yeni projesini…

Spike Jonze'un Bir Hikaye Kitabından Uyarladığı Film, Sonbahar'da Vizyona Girecek
Yabancılardan, Spike Jonze’un yeni filmi Where the Wild Things Are çok güzel gözüküyor. Sonbahara kadar nasıl bekleyeceğimi bilmiyorum. Bir de her filmi beni acayip heyecanlandıran Paul Greengrass’in Green Zone’unu merakla bekliyorum.
7- İstanbul Film Festivali bu ay gerçekleşiyor. Bu sene seçtiğin ve tavsiye ettiğin filmler nelerdir?
Ben daha çok yerli filmleri takip edeceğim festivalde. Mimar Sinan’dan tanıdığım Aydın Bulut, Nur Akalın, Mehmet Bahadır Er, Uygar Aşan gibi yönetmenlerin filmlerini göreceğim. Ve diğer yenileri de tabii… Bunun dışında romanına hayran olduğum Disgrace (Utanç), Claire Denis’nin yeni filmi 35 Rhums (35 Tek Rom) ve takip ettiğim bir sinemacıya dönüşen Ramin Bahrani’nin son işi Goodbye Solo’yu (Hoşkala Solo) kaçırmamak niyetindeyim. Bu sene Berlin’de Altın Ayı’yı kazanan Acı Süt’e biletimi aldım ama güvendiğim bazı arkadaşlarımdan feci olumsuz yorumlar aldığım için endişeliyim doğrusu.

Polonyalı Efsanevi Yönetmen Andrzej Wajda'nın Son Filmi Sazlıkta / Tatarak, Bu Yılki İstanbul Film Festivali'nde
Christophe Honoré’nin Güzel İnsan’ını da görmek lazım. İlk filmi Ma Mère’den (Annem) nefret etmiştim ama keyifli bir çizgi tutturdu sonradan. Uluslararası Yarışma’dan Rumba’yı methediyorlar. Johnny Mad Dog, heyecan verici bir film çıkabilir. Kathryn Bigelow, Atom Egoyan, Lukas Moodysson, François Ozon, Andrzej Wajda, Agnes Varda gibi yönetmenlerin yeni filmlerini bir şekilde görmek lazım. Bazılarının vizyona girme ihtimali de mevcut. Genç Ustalar ve Arjantin bölümlerinde kayda değer filmler var. Bir de özellikle Avusturya yapımı Revanche’ı (Rövanş) tavsiye ederim. İzleme fırsatım olmuştu; çok güçlü bir film.
8- Kişisel film seyretme zevkinle ilgili birkaç soru sormak istiyorum. Sinema’da ya da evinde film izlemek için seçtiğin özel bir seans ya da bir saat var mı? Yalnız izlemek mi sana daha fazla keyif verir yoksa dolu bir salonda izleyici reaksiyonunu yaşayarak mı? Bir eleştirmen salonda beğendiği bir filmi izlerken neler hissediyor?
Evdeysem akşam saatlerinde ve yalnız film izlemeyi tercih ederim. Yakın arkadaşlarla film izlemek de keyiflidir ama özellikle izlenmesi için benim önayak olduğum bir filmde yanımdakiler sıkılırsa, ben de izlediğimden keyif alamam. Tabii bazen sevdiğim bir filmi değer verdiğim insanlarla paylaşmak, onların tepkilerini almak çok heyecanlandırır beni. Ama sinemalarda kalabalık salonlarda film izlemeyi pek sevmem, dikkat dağıtıcı bulurum. Daha sakin seansları ya da salonları tercih etmeye çalışırım. Özellikle seyirci tepkisini merak ettiğim bir film değilse tabii…
9- Son zamanlarda seyrettiğin ve beğendiğin, gözden kaçtığını düşündüğün birkaç filmden söz eder misin?
Türkiye’de çok sayıda iyi film geniş seyirci kitlelerinin gözünden kaçıyor zaten. Altın Palmiyeli Sınıf (Entre Les Murs), geçtiğimiz yılın en iyilerinden olduğunu düşündüğüm İtalyan filmi Gomorra veya Oscar adayı Frost / Nixon ilk aklıma gelen örnekler. Ama en azından eleştirel anlamda ve ödül bazında hak ettikleri değeri gördüler. Bir de burada vizyon şansı bulamayanlar var; en azından henüz. Rachel Getting Married, Wendy and Lucy, The Visitor gibi… Geçtiğimiz yıl İsrail yapımı The Band’s Visit ve İspanyol yapımı Azuloscurocasinegro (Koyulacisiyahayakın) gibi, bizim sinemacılarımıza çok iyi örnek teşkil edebileceğini düşündüğüm bazı filmler sadece festivallerde gösterildi, fazla kimsenin dikkatini çekmedi.
Yerlilerden ise Devrim Arabaları’nın adını zikretmek isterim. Sağlam bir film. Düzgün bir klasik sinema örneği. Ülkemizde böyle popüler filmler yapılması lazım. Teknik olarak pırıl pırıl, sinema dili sorunsuz. Ama seyirciden karşılığını alamadı. Belki Devrim lafı korkuttu insanları.
10- Sinema yazılarının okunurluğu konusunda dergi, gazete ve internet mecraları arasında ne gibi farklar vardır. Yazdığın ortamda okuyucunun en fazla ilgisini çeken yazılar hangileri oluyor?
İlgilenen her mecrada okuyor aslında. Sinema dergilerinin ciddi, sadece DVD promosyonlarına bakmayan okuyucuları var. Atilla Dorsay, Uğur Vardan, Fatih Özgüven gibi birkaç isim dışında, gazetelerde okunmaya değer sinema yazıları pek yer almıyor bence. Bazıları daha ziyade tanıtım metinleri yazıyor zaten.
İnternet tabii okuyucusu çok daha bol bir mecra. Bizimki gibi sitelerin yoğun takipçisi var ama bir de sürekli yeni blog yazarları türüyor. Ciddiye alınacak örneklerin sayısı az olabilir ama herkesin söyleyecek bir sözü var sonuçta. Tabii ister istemez çoluk çocuğun hakim olduğu bir alan bu. Beyazperde’nin ciddi analiz yazılarına fazla yer vermemeyi tercih etmesinin sebebi de budur bir bakıma. O zaman insanlar okumuyorlar. Şahsen, istisnalar hariç, her yeni neslin bir öncekinden de cahil ve boş yetiştiğine inanıyorum. Olabildiğince kolay ve önemsiz şeylerin peşinde hepsi. Film beğenilerini de bunlar şekillendiriyor belki, okuma alışkanlıklarını da…
Son olarak kısa bir Oscar değerlendirmesi alabilir miyim? Üç Maymun’un Yabancı dilde en iyi 9 film arasına kalmasını ve sonrasında Oscar adayı olamamasını neye bağlıyorsun?
İyi bir Oscar yılıydı. Ödüller çoğunlukla hak edenlere gitti. Üç Maymun’un Oscar’a aday olması zaten beklenen bir şey değildi. Yabancı Dilde En İyi Film adaylarını muhafazakar bir seçici kurul belirliyor. Auteur sinemasıyla da, modernist üsluplarla da ilgilenmiyorlar. Önceki yıl birkaç iddialı film finalistlerin arasına kalamayınca, yıllardır süren tartışma ayyuka çıkmıştı. Akademi de, dokuz finalistten üçünün bir başka kurul tarafından belirlenmesine karar vermişti. Böylece, yaş ortalaması oldukça yüksek olan seçicilerin es geçtiği üç filmi yarışa dahil edebilecekler ve o kadar da eski kafalı olmadıklarını gösterebileceklerdi. Resmi olarak açıklanmadı ama Sınıf, Waltz with Bashir ve 3 Maymun, muhtemelen bu yılki o üç filmdi işte. Böyle modern işlere de kapılarının açık olduğunu gösterdiler.

Beşir'le Vals, 2008 Filmekimi İle Türk İzleyicisiyle Buluşmuştu
Waltz with Bashir çok popülerdi ve savaş karşıtı temaları için zamanlama mükemmeldi. Fransa bu dalda her zaman en kuvvetli ülkelerden biri olduğu için, ilk beşe girmesi sürpriz sayılmadı. Ama bizim filmimiz bu avantajlara sahip değildi.
Yine de Oscar’a 3 Maymun’u göndererek çok isabetli bir karar verdiğimize inanıyorum. Çünkü aldığı ödüllerle tüm dünyada adını duyurmuş, çok prestijli bir film. Finalistler arasına giremese bile konuşulacaktı. Ve bu da uzun vadede Türkiye’nin bu yarışta daha dikkat çeken bir ülke olmasına katkı sağlayacaktı. 3 Maymun, beklediğimizden bile fazlasını başardı; ilk dokuza girdi. Önümüzdeki senelerde Oscar’a göndereceğimiz filmler çok daha ciddiye alınacak artık.
Zaman ayırdığın için ve değerli cevapların için teşekkürler.
Aralık 26, 2009 10:39 am
ali ercivanı yıllardır beyazperde sitesinden takip ediyorum.yazıları benim gibi sinema eğitimi almamış fakat bu filmde ne diyor ne eksiği,fazlası var diye merak edenler içi gayet iyi iş çıkarıyor bence (hele ki benim gibi türk filmlerine takmış biri olarak vazgeçilmez) yalın somut örneklerle derdini anlatan sinemasal terimlerle,ağdalı bazen çok felsefik laflarla okuyucuyu sıkmayan yazılar yazdığı için burdan teşekkürler. bi ara çok ara verdi( 2009 yılı için)bu röportaj ayrıca bana o sitesine koyduğu gizemli takipçi yazar havası veren hoş resminden fazlasını verdiği için onu biraz daha yakın tanıdığım için sizede teşekkürler..