Posted by: nihilanth on: Ekim 10, 2009

(Çeşmealtı sahili, fotoğraf: gandur.blogcu.com)
Geçen hafta cumartesi yola çıkmıştım. Önce Gebze’den Pamukova’ya anneannemlere gittim. Planımız 87′lik dedemi check up yaptırmak için Ankara’da kuzenimin asistan doktoru olduğu hastahaneye götürmekti. Orada 1 ya da 2 gün yanında kalacaktım. Pazar günü dedemle Sakarya’ya gittik. Saat 14′e VİB’ten bilet almıştık, 4 saat sonra Ankara’da olduk. 1 gün kuzenlerde 2 gün hastahanede kaldım. Refakatçiliğin nasıl bir şey olduğunu bizatihi yaşadım. Dakika başı telefonun çaldığı asistan odası adeta kumanda merkeziydi. Genel Cerrahi bölümüne başlayan doktorlar genelde 2. veya 3. sınıfta bıraktıkları için (bir daha Tıpta Uzmanlık Sınavı’na girip bölümünü değiştirmeye çalışıyorlar) bölümde en az 5 tane olması gerektiği halde 3 tane asistan doktor vardı. Bir tanesi yeni bırakmış, diğeri de yaza bırakacağım diyor. Bu yüzden çok sık nöbet tutuyorlar ve elbette nöbete de tek kişi kalabiliyordu. Hastanede olduğum süre boyunca durdura durdura izlediğim üç film yanıma kar kaldı (Drag me to hell, State of Play ve Seven Pounds). İyi ki doktorların bilgisayarlarında film varmış dedim.
Hastane macerası benim için çarşamba günü sona erdi ve oradan Eskişehir’deki arkadaşın yanına gittim. Bir nevi hızlı tren testi de oldu bu. Karada 254 km/s hızı da gördüm, ters gittiğim için midem de bulandı; ancak sanki biraz daha hızlı olabilirdi bu tren diye düşündüm. Eskişehir’de akşam birkaç mekan gezindik ve sonra 24 arabasıyla İzmir’e doğru yola koyuldum. Nilüfer ve Kamil Koç’un büroları olduğu halde Eskişehir’den İzmir’e gitmiyor olmalarına uyuz oldum önce. Sonra Anadolu’nun olmasına sevindim. Bu firmanın da gerçekten aşağı kalır yanı yokmuş. Eskişehir’den İzmir’e ilk defa gidiyordum ve 6 saat sürdüğünü bilmiyordum yolun. Gerçi sonra sordum ama elbette sabahın altısında otogarda olmak garip oldu. En azından Çeşmealtı’na 2.5 saat yolum vardı ve buna biraz sevindim. Önce servise binip Basmane’de indim. Orada henüz kumrularını ve gevreklerini yeni dizen bir seyyar satıcıdan 2 adet kumru aldım. Hemen yanıbaşındaki duraktan Konak otobüsüne bindim (kent kartımda hala kredi kalmıştı iyi ki) Konak’tan da 209 numaralı Zeytinalanı otobüsüne bindim. Önce planım Zeytinalanı’nda kalmaktı. Zira İzmir merkeze çeşmealtından daha yakındı. Ancak orada bir tek pansiyon bulabildim. Dilara tatil köyü idi sanırım adı, 80 TL gecelik fiyat fazla geldi, pazarlıkla 60 TL oldu, ben daha uygununu bulurum dedim yine gittim Çeşmealtı’na. Zaten çok kalabalık olmayan küçük bir kasaba burası ve Ekim ayı’nda yerli halk dışında kimseler yoktu. Geçen sefer kaldığım Rıhtım Pansiyon’un bungolowlarına attım kapağı. Burada 35 TL’ye kalmıştım. Gerçekten çok uygundu fiyatı. Tatil yapma amacında değilseniz, konaklama amacında ve 1-2 gün kalacağım diyorsanız uygun. Onun dışında elbette pek de güzel değil ve diğer alternatifler düşünülmeli diyorum.
Gündüz Alsancak’a gittim, DESEM’de Vicky Cristina Barcelona oynuyordu. Kıbrıs Şehitleri’ndeki Ekmekiçi’nde tavuk döner yedim ve sonra İzmir’deyken yaptığım gibi (bu arada sanırım henüz bloga yazmadım, 2009 Haziran’da okuldan mezun oldum, o gün bugündür İzmir’de değilim) beyaz fırından ve pidematikten akşamlık yiyeceklerimi aldım; fakat akşam onları yemedim, Çeşmealtı’na gelmişken deniz manzaralı bir balık ziyafeti yapmadan gitmek olmaz diye düşünerek balıkçılara baktım şöyle bir. Levrek + Salata + Meşrubat 13 TL diyordu birçok yerde. Fakat bu gündüz fiyatıymış. Akşamları kilo ile satıyorlar ve pişirme ücreti alıyorlar. Levreğin kilosu bizim buralarda 14 TL iken, orada 20 TL idi. Çipura ise 12-13 TL arası değişiyor. Ancak taze olmaları çok önemli tabi. Ata Balık’ta 600 gr gelen bir çipurayı pişirttim ve güzel bir salata ve şalgam suyuyla afiyetle yedim akşam yemeğimi. Ertesi günün sabahına kadar damağımda tadı vardı çipuranın. Akşam köy kahvesinde çay içtim, televizyon seyrettim. Sonra 12 gibi uyudum. Beklediğim kadar soğuk olmadı gece. Sabah sahilde bir yarım saat yürüdüm. Sevdiceği bekledim, görüştük ve sonra Bornova’ya kadar gittik beraber. Oradan 17.30′da Pamukkale’ye binip geldim. Nilüfer artık Gebze’de hiç durmuyormuş. Bunu da öğrenmiş olduk. Bugün uyandığımda halen geçen haftanın yorgunluğu üzerimdeydi. Güzel bir anne kahvaltısıyla sona erdi gerçi. Akşama da halı saha maçım var. Şu an NTV Tarih’in verdiği kantolar cdsini dinliyorum. Çekim kalitesi çok kötü tabi ama idare ediyor. Bu arada filmekimine sonunda bilet alabildim. Çok az kalmış biletler. Neredeyse %95′i satılmış. Polytechnique ve Beyaz Bant’a aldım ben biletleri. İkisinin de ayrı günlerde olması dezavantaj olsa da, bienale henüz gidemediğim için, oraları daha rahat gezerim diye düşünüyorum.
biz izmirimize yine bekleriz efedim, teknik aksaklıkları bu kez elimine ederek :)
Ekim 12, 2009 7:22 pm
izmirin reklamıda bu kadar iyi olur:)